Peygamber Cinayetleri 02

önceki

14.

Heyecanlanmıştım. Ponpon'u uyandırmamak için karanlık ve sessiz yatarken, kafamdan planlar yaptım. Bulup öğrenmem gereken bir dolu şey vardı.
Selçuk'tan gelecek adli tıp raporları Gül ve Ceren'in ölümlerine ışık tutabilirdi. Ayrıca Antalya'da Musa'nın, Van'da Muhammet'in ölümleri ile ilgili polis kayıtlarına da ulaşabilirdim.
Cihad2000'in bulacakları sürpriz olabilirdi.
Cengiz, Yıldız ailesi ile yazlıklarının komşu olduğunu söylemişti. Belki ondan da birşeyler öğrenebilirdim. Vereceği bir ayrıntı, anlatacağı bir ufak olay ışık tutardı.
Adem Yıldız’ın, ölümlerin gerçekleştiği zamanlarda nerelerde olduğunu öğrenmeliydim. Ayrıca Ataköy'deki kızıl yıldızlı daire kimindi?
Adem Yıldız, kulübe geldiği gece kızlardan biri ile çıkmış mıydı? Çıktıysa kimle çıkmıştı? Bunu Hasan'dan öğrenebilirdim.
Sabahı zor ettim.
Sıradan insanların çalışma hayatlarının başladığı saatte artık Ponpon'un güzellik uykusuna boşverip telefonun başına oturdum.
Önce Selçuk'u aradım. Ne de olsa polis erken işbaşı yapardı. Ortada bir şey yokken onu kuşkulandırmanın gereği yoktu. Bu nedenle Adem Yıldız adını anmadan Van ve Antalya'daki olaylar ve TEM kızı Funda-Yunus'un kayboluşundan bahsettim. Bilgiye ihtiyacım olduğunu söyledim.
Bir süre sessiz kalıp bekledi.
"Bak," dedi, "elimden gelen yardımı yapmaya hazırım, ama bizim dairenin işi olmayan bir dolu travesti olayını kovalamaya başlayınca bizim çocuklar hakkımda ne düşünür tahmin etmeye çalışıyorum."
"Anlıyorum," dedim.
Haklıydı da. Durduk yerde bir daire amiri, hiç de kendisini ilgilendirmeyen bir konuda bilgi almaya çalışırsa bu zaten poliste başkasının işine müdahale sayılırdı. Bir de konu travestiler olunca, altından ne dedikodular üretileceği aşikârdı.
"Bu iş çok canımı sıkıyor," dedim. "Kafaya taktım bir kere. Bu isimler arasında bir bağ var. Her ne ise onu bulmaya çalışıyorum."
"Notumu aldım," dedi. "Ama inan fazla bir şey söz veremem. Yani aradan biraz zaman geçse, teker teker bakarız ama fazla üst üste olunca…"
"Anlıyorum…"
"Kusura bakma," dedi. "Bizim burası aslında kaynıyor. Kim kimin işine karışsa olay oluyor."
"Ne münasebet," dedim. "Neden kusura bakayım ki…"
"Bu arada adli raporları geldi. Ben baktım. Fazla bir şey yok. Ama birazdan bir arkadaş sana getirecek."
"Sağ olasın," dedim.
Tam kapatırken aklıma geldi.
"Bir şey daha var," dedim. Ataköy'deki adresi söyledim. "Daire kimin ve kim kullanıyor öğrenebilir miyiz?"
"Olmuş bil!" dedi.
Tekrar teşekkür ettim.
Şimdi durduk yerde bir doğuya Van'a, bir güneye Antalya'ya, bir de oldu olacak Karadeniz'e uzanıp Rize'ye gitmek mi vardı? Gitsem ne bulacaktım?
Sabahın erkeni olmasına aldırmadan Hasan'ı aradım. Telefonun uzun çalışlarından sonra homurdanarak açtı.
"Biraz erken biliyorum, ama gözüme uyku girmedi. Bir şey kafama takıldı. Evvelki gece kulübe gelen Adem Yıldız kızlardan kimseyle çıktı mı?" dedim.
Henüz uyanmıştı, söylediklerimi idrak etmesi vakit aldı. Ben de arada tekrarladım.
"Bilmiyorum," dedi. "Hatırlamıyorum. Kalabalık bir masaydılar. Ahmet Kuyu falan… Kızların biri oturup bir kalktı. Çıkarken de kalabalıktılar. İyi bahşiş bıraktılar ama yanlarında kimler vardı hatırlamıyorum."
"Bunu öğrenmem lazım," dedim. "Kızların hangisi onlarla gitti bilmeliyim."
"Öğrenirim. Ama korkarım tek kişi değildi. Birkaç kız birden onlarla kalktı gibi…"
"Tamam," dedim. "Kimler ise bir öğreniver."
İçeriden Ponpon'un şen şakrak sesi "Günaydın," dedi.
"Ayol neler oluyor. Karga bokunu yemeden nedir bu kıyamet!"
Önünü, parmak uçları havada elleriyle tuttuğu bir kimono giymişti. Siyah ve baştan aşağıya işliydi. Kaşlarını havaya kaldırarak konuşuyordu. Ayaklarında parmak arası tokyoları vardı. İri ayak tırnaklarında pembe cila vardı.
Minik adımlarla gelip beni öptü. Sonra da geçip karşıma oturdu. Kimononun etekleriyle bacaklarını örterek yerleşti. İnanılmaz bir ağırlıkla bacak bacak üstüne attı. Tekrar eteklerini düzeltti.
"Hani benim kahvem."
Emrivaki misafirliğine hizmet de istiyordu.
Ona kahve hazırlamak, kendiminkini de tazelemek üzere mutfağı geçtim. Bugün kahveyi abartmıştım. Güneş doğmaya başlarken içmeye başlamıştım. Herhalde bir haftalık rezervimin tamamını bu sabah tüketmiştim.
"Peki neler buldun bakalım," diye içeriden seslendi.
"Geliyorum," dedim.
"Gece beni yalnız başıma bırakıp gittin."
"Sen uyuyordun," dedim.
"Olsun," dedi. "Ben buraya niye geldim? Yalnız başıma korkmayayım diye. Sen ne yaptın? Beni bırakıp gittin."
"Kahvene süt ister misin?"
"Ay lütfen… Ama çok koyma. Öyle iki damla kadar. Ve de iki şeker!"
Son söyledikleri ben kahveyi şekersiz içtiğim içindi. Kendim şekersiz içtiğim için başkalarını da öyle sever varsayıp ikram ederken hep şeker koymayı unuturum.
Ponpon'un ne kadar panikçi olduğunu bildiğim, dün geceki paranoyası da bunu yeniden kanıtladığı için fazla ayrıntıya girmeden birşeyler geveledim.
"Ay siz de abarttınız ama," dedi. "Neredeyse her kızın başına geleni buna yoracaksınız. Tatlım, bizim erkeklerin adlarının tamamı kutsal kitaplardan. Yani tamam, bir yeni, modern, uyduruk isimler var. Ama Allah aşkına kaç tane? Genelde çocuklarda var. Yani bize denk gelmez. Bir de bazı orta Asya isimleri var. O kadar."
Dün gece öldürülme paranoyası yaşayan o değil gibiydi.
"Ee?" dedim.
"Yani tatlım, hangimizin adını deşelesen bir yerden uyar."
Bu sükuneti iyiydi. Devamlı olmasını diledim.
Kahvelerimizin yarısına gelmeden kapı çaldı ve çakı gibi bir motosikletli polis elinde koca bir sarı zarfla karşıma çıktı.
"Bunu Selçuk Taylanç komiserim yolladı."
Zarfı alırken oğlanı tepeden tırnağa alıcı gözüyle süzdüm.
"Kimmiş?" diye içeriden seslenen Ponpon'u duymazdan geldim.
Bu siyah deri motosiklet kıyafetlerini seksi bulduğum kesindi. Özel hizmetler için seçtikleri polislerin yakışıklılığı ise ayrı bir şeydi. Trafik ve pasaporta verdikleri ile bunlar asla aynı ligin adamları değildi.
Sabah sabah, hele de onca işim varken ve Ponpon içerideyken azmanın gereği yoktu. Zaten oğlan da ilgili durmuyordu. Teşekkür edip kapıyı kapattım.
Ponpon benden meraklıydı. Dosyalardan birini kapıp aldı. Karşılıklı okumaya başladık. Her okuduğu tıbbi terimi bana sorması, ne olduğunu öğrenince de ufak bir çığlık koyvermesi dışında raporları sonuna kadar kesintisiz, kazasız okuduk.
Her ikisinde de fiili livata tespiti vardı. Yanmış olan Ceren'in raporunda fazla ayrıntı yoktu. Ama iç organlar fazla bozulmamıştı. Anüste, ısıyla bozulmuş meni ve kan izlerine rastlanmıştı. Ne sürpriz!
Gül'ün suda kalma süresi tespit edilememişti. Ama suda kalıp şişmesine rağmen bedeninin farklı yerlerinde darp izlerine rastlanmıştı. Anüste zorlama izleri vardı. Kanda, herhangi bir uyuşturucu ya da ilaç izine rastlanmamıştı.
Midelerinden yapılan analizler neler yemiş olduklarını, ne zaman yemiş olduklarını açıklıyordu. Ten, göz, saç renkleri konusunda ayrıntılı tanımlamalar vardı. Ceren'in bedeninde fazlaca kadınlık hormonlarına rastlanmış, yanık olmasına rağmen göğüsler ve kalçada deformasyon tespiti yapılmıştı.
Ne kadar soğukkanlı okursam okuyayım, sinirlerim alt üst olmuştu. Ponpon'un da. Bir süre göz göze gelmemeye çalışarak oturduk.
"Ama bütün bunlar mide bulandırıcı," dedi. "Uyandığımdaki kahvaltı arzumdan geriye hiçbir şey kalmadı! Tüm iştahım kaçtı."
"Haklısın," dedim. "Benim de…"
Ponpon'u televizyon başında bırakıp internete bağlandım. Cihad2000'i yoklama zamanı gelmişti.
Biraz arayınca ulaştım. Durumu özetledim. Musa, Muhammet ve Yunus-Funda'yı anlattım. Bunları atlamış olduğuna üzüldü. Birşeyler bulabileceğini söyledi.
Her şeye rağmen 'adam-star', 'starman' ve '*adam' nicklerini de bir araştırmasını istedim. Ne de olsa benim bir dolu işim gücüm varken o bütün gün bilgisayar karşısında oturuyordu. Onun için bunları yapmak hem daha kolay, hem de daha çabuk olurdu.
Ne zaman onu tekrar ziyaret edeceğimi sordu. Bu aralar bu işlerle meşgul olduğumu, çözmeden söz veremeyeceğimi söyledim.
Adem Yıldız’ın adını vermekte tereddüt ettim. Sonunda ona da vermedim. Ne çıkacağını bilmeden pisliği üstüme sıçratmanın anlamı yoktu.

15.

Hasan'ın edindiği bilgilere göre Adem Yıldız ve Ahmet Kuyu, kulüpten çıkarken yanlarına Aylin, Vuslat ve Demet'i almışlardı.
Kızlarla bir görüşmek istiyordum. Telefonla da halledebilirdim ama yüzyüze olması daha iyiydi. Hem Ponpon'un sabah hazırlığından uzak kalma fırsatı çıkardı. Cilt bakımını ben de önemserim ama bunu, hem de günlük olarak yapılanı Ponpon kadar tören haline getirene ne hayatta, ne de romanlar ve filmlerde rastladım. Akla gelen her çeşit kozmetik ve doğal ürünle, akla gelmeyecek uygulamalar yapar.
Sabah maskesi için blenderde maydanoz çekmeye başlarken ben de çıktım.
Aylin'in Beşiktaş, Çırağan'daki evine giderken aklıma bir soru takıldı. Isıdan ya da sudan bozulmuş olsa bile sperm testi yapma ihtimali var mıydı? Eğer Gül ve Ceren'de, anüste meniye rastlanmışsa, yani onlar ölmeden evvel cinsel ilişkiye girdilerse, o işi kimle yaptıklarının meni analiziyle yapılması mümkün olabilir miydi?
Bu soru uzmanlık alanımı aşıyordu. Adli tıp konusunda uzman birine sormalıydım. Zaman geçtikçe bu analizlerin zorlaştığını biliyordum. Kaknem doktor kadının yardımcı olma ihtimali vardı. Ama ne bahasına!
Bu semti pek severim. Koca şehrin tam göbeğinde olmasına rağmen bana hep yalıtılmış İstanbul duygusu verir: Bir yanından Boğazla, diğer yanından koskocaman, orman gibi bir parkla çevrelenmiş, Arnavut kaldırımı döşeli yokuşlarda hoş binalar. Ve hâlâ insanların sabah karşılaşınca birbirlerine "Günaydın" diyebildikleri, bakkalın kasabın hâlâ mahalleli olduğu sıcaklık duygusu.
Aylin'in ufacık bahçe katı evi, önündeki binalar arasından azıcık Boğaz'ı görüyordu. Aylin yeni uyanmış, sabah mahmurluğu içindeydi. Kapıyı aralayıp sadece kafasını dışarı çıkarttı. Beni karşısında görünce biraz şaşırdı.
"Merhaba kocacım," dedi. "Hoşgeldin…"
Kızlar müşteriye 'kocacım' diye seslenmeye bayılırlar. Benim arada erkek kıyafetleri ile dolanmamı garipseyenler vardır. Herhalde bu 'kocacım' onu işaret ediyordu.
"Biraz konuşmak istiyorum," dedim.
"Geç ayol," dedi.
Geçtik, oturduk.
Vücudunun güzelliği ve inceliği göz kamaştırıcıydı. Değme Playboy modellerine taş çıkartırdı. Yeni yaptırdığı göğüsleri, genelde tercih edilenin aksine Dolly Parton tarzı değil, ufak ve diriydi. Yeni bir şeyi olan herkes gibi onları sergilemek istiyordu. Yani üstü çıplaktı. Altında sadece bir şort vardı.
Kısa bir hava durumu sohbetinden sonra o kutu kolasını, ben bir bardak suyumu yudumlarken sadede geldik.
"Evvelki akşam," dedim. "Ahmet Kuyu ve yanındakilerle gitmişsin."
"Ay sorma," dedi. "Adamın şanı malum."
"Ne oldu, neler yaptınız biraz anlatsana," dedim.
"Beni bilirsin," dedi, "adamlar parayı verdikten sonra her şeye razıyımdır. Öyle onu yapmam, bunu sevmem ayrımım yoktur. Yüzümü gözümü dağıtmadan dövecekse parasını verip döver de."
Dinlerken tıkanmaya başlamıştım.
"Bu Ahmet Kuyu da öyle. Biliyorsun…"
"Nasıl yani?" dedim.
"Aman işte parası olduğu vakit bayılıyor kızlardan birini dövmeye. Ne kadar bağırıp kendini yerden yere atarsan o kadar memnun oluyor. Ben de adamın huyunu biliyorum ya…"
Konuşurken yeni yaptırdığı göğüsleri ile oynuyordu. Onları avuçluyor, alttan destekleyip ileri uzatıyor, uçlarını okşuyor ve sürekli onlara bakıyordu. Tabii ki dudakları da gereken hareketleri yapıyordu.
"Aslında hepsi biraz rol yapmaya bakıyor," dedi. "Ben iyiyimdir. Vurdukça avazım çıktığı kadar bağırıyorum, kendimi üstüne atıyorum, yalvarıyorum… Adam mest oldu. Ama paraları sonra öteki balamoz ödedi."
"Hangisi?"
"Adem Yıldız değil de, öteki. Hani muhasebeci kılıklı biri vardiya, işte o."
Demek Adem Yıldız'ın Adem Yıldız olduğunu pekâlâ da biliyordu. Adam kendini gizlemeye gerek falan görmemişti.
"Peki Adem Yıldız ne yaptı?"
"Aman ne biliyim abla. Zaten pek konuşkan değil. Öyle oturdu durdu. 'Adın ne?', 'adın ne?' diye herkese sordu."
Demek ad takıntısı doğruydu.
"Senin adın neydi sahi?" dedim.
"Seçkin," dedi. "Seçkin bir ibne olduğumun delili. Abilerime, dedelerimizin adları olan Mustafa ve Reşat'ı verip, sıra bana gelince, dede kalmadığı için Seçkin adını vermişler. O zaman modaymış. Babam ibne olduğumu anlayınca 'işte, ismin ettiğine bak!' demişti."
Şimdi kola kutusunu göğüslerinin arasında gezdiriyor, boş kutuyu göğüsleri arasına sıkıştırmayı deniyordu. Haliyle kutu orada durmuyordu.
"Sen de Adem Yıldız'la beraber oldun mu?"
"Yok ayol," dedi. "O çıtırcı. Ben ona kart kaçtım galiba. Ama yine de paraların ondan çıktığını sanıyorum. Yoksa nerede Ahmet Kuyu'da o dolarlar."
Göğüslerinden kayıp yere düşen kola kutusuna bir küfür savurdu.
"Dolar mı ödediler?"
"E tabii… Bunlar özel müşteri, talepleri de özel. O zaman ödeme de özel olacak di mi ya!"
"Haklısın," dedim.
"Peki abla, şimdi ne çıktı? Yani anlattıklarımı da koyunca neyi çözmüş olduk?"
Güldüm.
"Aslında hâlâ hiçbir şeyi," dedim.
"Aa… Yani boşuna mı anlattım ayol bunları?"
"Sayılmaz," dedim. "Mutlaka bir işe yarar."
"O zaman iyi!" dedi ve kutusuyla tekrar oynamaya başladı.
"Öteki kızlar ne yaptılar?"
"Bilemem," dedi.
Tüm dikkatini yine göğüslerine yoğunlaştırmıştı. Uçlarıyla oynuyordu.
"Güzel olmuşlar di mi?"
"Çook," dedim.
"Bayılıyorum…" dedi. "Bütün gün seyretsem doymuyorum."
"Alışırsın," dedim.
"Tabii," dedi. "Tabii alışırım. Yoksa kalan ömrümde memelerimi sevecek halim yok! Şimdi de çok oynuyorum ki çabuk doyayım."
"Peki kim kimle beraber oldu?" diye sordum.
"Galiba Adem Yıldız, Bebek Vuslat'la beraberdi. Adam çıtırcı demiştim ya."
"Ne yapmışlar biliyor musun?"
"Ay hayır tabii," dedi. "Nasıl bilebilirim? Ben işim bitince ayrıldım. Öyle sabahlara kadar kalmayı sevmem. Kızlar oradaydılar… Yani ortalıkta görmedim. Ama herhalde kalmışlardır."
"Sonra konuşmadınız mı?"
"Ne konuşacakmışım?" dedi. "Onlar benim dengim mi?"
Ayağa kalkmıştı. Göğüslerini yanlardan bastırıp ellerini aniden bırakarak titretiyordu. Ve bana yaklaşıyordu.
"Demet denen karı ağda bile yapmıyor. Vuslat dersen, şebek bebek! Benim göğüslerim var!"
Bu yeni bir klasman oluşturuyordu. Göğüslü travestiler, göğüssüz travestilerden daha yüksek bir mertebeye yerleşiyordu. Yani memesizler, benim gibiler küçümseniyordu.
"Benim de yok…" dedim.
"Ama kocacım, sen patron sayılırsın."
Cümledeki 'kocacım' bendim. Kimseye, özellikle de bizim kızlardan kimseye, koca olmak niyetim yoktu ve olmayacaktı da. Yıllar önce, meraktan, birilerine kocalık etmeyi denemiştim ama doğrusu ne kadınlara ne de adamlara sadece kocalık etmek bana fazla zevk vermişti. İlla olacaksa karşılıklı olmasını tercih ederdim, işim gereği arada, ama sadece arada, yine de olduğu oluyordu.
Anlaşılan sohbetin can alıcı tarafını geride bırakmıştık. Bundan sonrası aldıkları hormonlar etkisinde olduğuna inandığım saçmalama faslıydı.
Dışarı çıktığımda hava serinlemişti. Doğudan esen rüzgâr beni kendime getirdi. Üsküdar sahillerinden esen rüzgâr Boğaz’ın tüm kokusunu taşıyordu. Araya karışan egzoz ve mazot kokuları da İstanbul'un cilvesiydi.
Sırada Bebek Vuslat ve Demet vardı. Arnavut kaldırımı döşeli yokuştan inerken karnımın açlığını iyice hissettim. Vuslat'ın Gayrettepe'deki evine geçmeden birşeyler yesem iyi olacaktı. Hem ayrıca saat de biraz ilerleyeceği için uyandırma derdim olmazdı.
Yakınlardaki ufak La Maison otelinin, çatı katındaki muhteşem manzaralı lokantasına gitmeye karar verdim. Yaptıkları suflelerin tadını hatırlayınca mide sularım daha da azdı, ağzım sulandı.
Henüz öğlen yemeği için erken bir saat olduğundan restoran boştu. Tek müşteri bendim. Mevsim geçmek üzere olmasına rağmen teras hâlâ açıktı. Ben yine de Boğaz’ın esintisine güven olmaz diye içeride, güneş alan bir masaya oturdum. Manzara tam hatırladığım gibiydi! Son günlerde düzenli Boğaz seyreder olmuştum. Hem de insanın sonsuzu görebiliyorum duygusuna kapıldığı bu pırıl pırıl sonbahar günlerinde. Kızkulesi, Topkapı Sarayı, tüm Sarayburnu, önünde Sepetçiler Kasrı, daha sağda siluet halinde minareleriyle Ayasofya ve Sultanahmet camileriyle İstanbul tam 'binbir gece masallarına' yakışacak bir kent gibiydi. Kendi kendime gülümsediğimi fark ettim.
Servise bakan üç kişi vardı. Ve tek başıma ben! Doğal olarak tüm ilgileri bana yöneldi. Yanı başımda durmadıkları zaman gözleri üzerimdeydi. Her hareketimi izliyorlardı. En ufak kıpırtımda biri yanımda bitiyordu. Haliyle gülümsememi toplayıp ciddi bir ifadeye geçtim. Durduk yerde yanlış anlaşılmanın hiçbir gereği yoktu.
Genç olan benim için fazla gençti. Hatta çocuk sayılırdı. Yüzünde ergenlik kalıntıları vardı. Elleri bedeninden umulmayacak kadar iriydi. Çekinmesi yoktu. Terasın karşı köşesine yerleşip gözlerini resmen üzerime dikiyordu. Yüzünden herhangi bir anlam çıkarmak zordu. Daha çok merak diyebileceğim bir ilgiyle beni izliyordu. Hayvanat bahçesinde ender bulunan bir türü izler gibiydi.
Otuzlarına yaklaştığı belli olan ikincisi uzun boylu ama pek çirkindi. Kendince profesyonel bir tavırla benden uzak duruyor, ama çaktırmadan o da beni kolluyordu.
Şef garson kılığındaki orta yaşlıydı. Bodur sayılırdı. İlgisi taciz sosluydu. Erkek olarak ilgilenmem bahis konusu bile olamazdı. Aklından neler geçiriyorsa bir an evvel silmeli, hayal bile etmemeliydi.
Kibar olmaya kibardılar. Ama alıcı gözüyle bakınca üçünden de bana kısmet olamayacağı kesindi. Kırıtmayı ve cilveyi kenara bırakıp efendi gibi yemeklerimi sipariş ettim.
Fransız olduğunu sandığım aşçıları sahiden harikalar yaratıyordu. Tavuklu volovan enfesti. Kereviz salatası kararmamış ve sulanmamıştı. Siparişini oturur oturmaz verdiğim çikolatalı sufle ise tek kelimeyle mükemmeldi. Her lokmayı damağımda uzun uzun bekletip eriterek yedim. Hayatta bazı zevklerin, hele de çikolatalı sufle gibi zevklerin olabildiğince uzatılmasını severim. Kısacası hem manzara hem yemekle mest oldum.
Kahve tekliflerini kibarca reddettim. Orta yaşlı olan kaşar garson beni çoktan anlamış, gereksiz ümitlere kapılmış, etrafımda dönüyordu.
"Müessesemizin ikramı…" dedi.
Hayır, olmaz, olamazdı!
Acelem olduğunu, bir an evvel hesabı rica ettiğimi söyledim.
Kalkarken sandalyemi çekti, asansöre kadar da bana "Yeniden bekleriz"lerle eşlik etti.

16.

Yemek ve camların arkasından vuran sonbahar güneşi beni mayıştırmıştı. Dışarı çıktığımda içim geçmeye hazırdı. Bir yatak olsa uzanıp kalabilirdim. Kahve önerisini reddetmeyip içmeliydim diye düşündüm.
Şansım yaver gitti, hemen bir taksi buldum ve Gayrettepe'ye gittim.
Bebek Vuslat, Ortaklar Caddesi'nde, sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen, ev olarak kalmış bir dairede oturuyordu.
Birkaç ay önce yaşgünü partisine gelmiştim.
"İşyerleriyle aynı binada oturmak daha kolay. Rahat. Karışan eden yok. Öyle lüzumsuz komşuluk ilişkileri ve kontrolü de yok," diyordu.
Hatırladığım kadarıyla o da öyle fazla genç değildi, ama yüce Tanrı'nın bir lütfü olarak en fazla onsekiz yaşında duruyordu. Bu nedenle yıllardır kendine Bebek lakabını uygun görmüştü. İlk kez gittiği yerlerde, çocuk sanılıp kendisine hâlâ kimlik sorulurdu.
Bodur tavuk her dem piliçtir lafını haklı çıkaracak şekilde, değil bir erkek, bir kadın için bile minyon olan tipiyle, hele de kulübün ışıklan altında, tam bir bebek gibidir.
Bana kapıyı açan makyajsız surat ise pek öyle bebek gibi değildi. Yüzünde morluk ve şişlikler vardı.
İçeri girdim.
"Görüyor musun başıma gelenleri," dedi.
Rengi atmış, kalın bir eşofman takım altına yüksek topuklu lame terlikler giymişti.
"O Adem Yıldız serserisiyle gittim… İşte halime bak!"
"Ne oldu?" diye sordum.
"Benimki kalkmadı. İlaçlardan tabii. O da kızdı."
"Anlamadım…" dedim.
"Adam vermek istiyormuş. Ama ben sevmem. Bilirsin yani Marilyn Monroe'yla yatsam ben domalırım… Olmadı… O da kızdı…"
"Vay vay!" dedim. "Meğer Adem Bey'in ne numaraları varmış."
"Aman sorma Allah aşkına. Sapık dediğin çeşit çeşit. Bir de şimdi bunlar türedi. Kendilerini bize yaptıracaklar. İlla vermek istiyorsa gitsin kapı gibi adamlara versin. Ne işim var benim adam s..mekle…"
Elinde bir pudriyerden kalma ayna vardı. Sürekli yüzündeki bereleri inceliyordu. Üst dudağının sol tarafında bir patlak vardı. Konuşurken dudağı oraya kayıyordu.
"Ay şu halime bak!" dedi. "En az on gün insan içine çıkamam."
"Geçmiş olsun," dedim.
"Ama iyi verdi. Helal olsun! Değil on gün, bir ay çalışmasam da olur."
İşte bunu anlamıyordum. Dayak yemişti, yüzü dağılmış, dudağı patlamıştı ama aldığı paraya karşılık helal olsun diyordu.
"Senin gerçek adın neydi Vuslat?" diye sordum.
"Biliyor musun o da sormuştu. Başka adın yok mu, göbek adın yok mu diye de ısrar edip durmuştu."
Aradığım açıklamaları yapmıştı, ama adını hâlâ söylememişti.
"Tahmin et," dedi.
Binlerce isim arasından ne tahmin etsem tutmazdı.
"Ne bileyim canım," dedim. "Sen söyle."
"Dursun!" dedi. "Düşünebiliyor musun? Dursun."
Telefon çaldı da Dursun ismi üzerine görüş bildirmeme gerek kalmadı.
"Efendim…" diye açtı. Kızlar arasında yaygın olan burun sesiyle konuşmuyordu. Kendi sesi yeterince inceydi.
Vuslat arada bazı "hııhıı" ve "evet"lerle konuşmasını sürdürürken ben de etrafı inceledim. Duvarda kocaman bir Tom Cruise posteri vardı. Zavallı posterin üzerine parlak renkli pullar yapıştırılmış, takma kirpikler takılmıştı. Tom Cruise'un beyaz olduğunu tahmin ettiğim gömleği payet işli hale gelmiş, yüzüne makyaj pulları ve renkli fosforlu kalemlerle abartılı bir makyaj uygulanmıştı. Kulaklarındaki delikler ise farklı zamanlarda farklı küpeler takılmasından olmuştu.
Vuslat uzun bir "Olmaz"la konuşmasını bitirdi.
"Ne güzel olmuş değil mi?" dedi.
Bahsettiği şey posterdi.
"Ben işledim."
Bizim kızların çalışmadıkları vakit, zaman geçirmek için yaptıkları şeyler sınırlıdır. Hepsi değilse bile çoğu kitap okumaktan sıkılır, başladıkları filmi sonuna kadar seyredemez, yemek yaparken kolayına kaçar, öğleden sonranın tamamında makyaj yapar, saç boyar ya da böyle manasız işlerle kafayı bulurlar.
Kendi elbiselerine, t-shirtlerine taş-pul işledikleri yetmez gibi şimdi de sıra posterlere gelmişti.
"Başka neler yaptı sana?"
"Aman işte manyak abla!" dedi. "Önce abdestli misin diye sordu, tabii değildim ama söylemedim. Kendi gidip abdest aldı. Boydan boya yıkandı. Sonra dua etti falan. Benimkini besmeleyle ağzına aldı."
Merakım artmıştı. Böylesine denk gelmemiştim. Tanıdığım en uç Cihad2000 Kemal'di, o da çükü kalkınca besmeleyi duayı unutuvermişti.
"Ağzından zor aldım vallahi. Naşlatacağım diye emdikçe emdi, sıktıkça sıktı… Olmayınca olmuyor işte!"
"Peki başka bir şey yapmadı mı?" dedim.
"Yapmaz olur mu ayol! Onca parayı boşa mı saydı? Benimki kalkmıyor diye iyice bir dövdü. Az canımı yakmadı. Sonra da zorlaya zorlaya yaptı yani. Neyse ki çükü ufak. Neden sorunlu olduğu belli."
Adem Yıldız’ın çükünün ufaklığını belirtmek için işaret parmağını göstermişti.
"Bakıyorlar kendi çükleri ufak, daha büyüklerini yemek istiyorlar. Ama onların adı ibne olmuyor. Bizimki oluyor."
Sır verecekmiş gibi gözlerini kısıp bana doğru eğildi.
"Biliyor musun," dedi, "onu kolileseydim eğer bana yine ibne diyeceklerdi. Yani değişen ne anlamıyorum!"
Haklıydı, ben de anlamıyordum.
"Beni sonra yine aradı. 'Tekrar deneyelim' dedi."
"O muydu şimdi arayan?" diye sordum.
"Yok ayol!" dedi. "Bakkal. Yani bakkalın oğlu. Arada geliyor, ben de hesap ödemiyorum. O var mı, bu var mı, bittiyse getireyim diyordu."
"Paran olduğuna göre ihtiyacın yok," dedim.
"Yok ondan değil," dedi. "Oğlan aslında yakışıklı. Tam tipim! Askerden yeni geldi. Vücut kaslı, göğüsler orman gibi kıllı, hele o kolları… mal da but! Yani tam benlik. Bu halimle karşısına çıkmak istemedim. Biraz şişim insin sonra."
"Anlıyorum," dedim.
"Hem daha iyi," dedi, "beklerken biraz daha azar!"
Bakkalın seksi oğlu muhabbetine fazla çanak tutmadım.
"Adem Yıldız'ın evi nasıldı?" dedim.
"Bilmem, evine gitmedik," dedi. "Ahmet Kuyu'nun evine gittik. Karşıda. Bahçeli bir ev. Karanlıkta gittik, neresi olduğunu bile bilmiyorum."
"Göksu," dedim.
Evi biliyordum. Benim de yolum oradan geçmişti. Ahmet Kuyu herkesi olduğu gibi eskiden beni de denemişti. Ama ağzı yanmıştı. Sonra özürler dilemiş, bana o zamanlar benim de işime yarayacak bir jest yapmıştı. O günden beri gözgöze gelirsek bir tek belirsiz selamımız vardı.
"İşte neyse, orası," dedi. "Kendi evine götürmedi."
"Sen onu nasıl arayacaksın?" dedim.
"Gerek yok ki," dedi, "her gün zaten arıyor."
Bebek Vuslat’ın uyarılması gerekti. Eğer adam her gün onu arıyorsa başına bir şey gelebilirdi. Ama ne anlatacaktım. Kuşkularımı mı? Eğer bana değil de ona güvenip, biraz daha fazla para koparmak için ya da iki dakikalık espri uğruna, söyleyeceklerimi Adem Yıldız'a anlatırsa benim de başım derde girebilirdi. Adem'in adamlarını üstüme salması durumunda kaç kişiyle baş edebilirdim!
Bütün bunları kafamdan tartarken gözüm Tom Cruise'un posterine kayıyordu. Bir posteri böylesine kitsch biçimde işleyen birine ne kadar güvenebilirdim?
Ancak diğer taraftan da kızın başına bir şey gelirse çekeceğim vicdan azabı vardı.
Vicdan azabı ağır bastı ve kuşkularımı olabilecek en hafif dille anlattım. Oturduğu koltukta bacaklarını yukarı çekip, arada kesik ve tiz çığlıklar atarak sonuna kadar beni dinledi. Yumruk yaptığı ellerini ağzına bastırıyor, gözlerini hayretle açıyordu.
"İşte böyle," dedim.
"Vallahi korktum," dedi. "Yani adamın normal olmadığı kesindi ama … seri katil! Anneciğim ayol!"
"Sadece dikkatli ol diye anlattım. Korkutmak için değil. Dedim ya kesin bir şey yok, ama olabilir de.. Sen yine de dikkatli ol."
Beni yolcu ederken gülümsüyordu.
"Bak görüyor musun ilk defa Dursun adı işime yaradı. Ya öyle İsa, Musa, Nuh, Hazreti Ali, Hasan, Hüseyin olaydım? Belki de ben de gitmiştim."
Hazreti Ali'nin peygamber değil, peygamberin damadı, Hasan ve Hüseyin'in ise Ali'nin oğulları olduğunu açıklamadım. Bıraktım, onları da peygamber saymaya devam etsindi.
Edindiğim bilgi, yani Adem Yıldız’ın arada hakimiyeti bizim saplı şekerlere bıraktırması, yeterliydi.

17.

Aslında öğrenmek istediklerimi öğrenmiştim. Demet'i ziyaret etmeme gerek bile kalmamıştı. Üstelik oturduğu yerin sapalığını düşününce, bu ziyaret gözüme daha da zor gözüktü.
Cengiz de bekleyebilirdi. Adem Yıldız, ailesiyle oturduğu yazlık evinde, herkesin gözü önünde sapıklıkları sergilemiş olamazdı. Hem Cengiz'i sadece bu konuyla ilgili ziyaret etmek istemezdim. Belki aramızda başka şeyler de olabilirdi.
Bir an evvel eve dönüp Selçuk'tan gelen yeni bilgilere, Cihad2000'in bulmuş olduklarına ulaşmak istiyordum.
Âdetim olmadığı halde, hemen önüne çıktığım metroyu kullanmaya karar verdim. Şimdi, trafikte sallanmak, taksi şoförleriyle anlamsız sohbetlere girmek ya da seçtikleri abuk radyo kanallarını dinlemekten iyiydi. Üstelik de çabuktu.
Duvarlarda Yıldız marketlerinin, börek ve çörek çeşitlerinin billboardları vardı. Beş yılda market sayılarını iki katma çıkarttıklarıyla övünüyor, dört bir yönden, her yaş kuşağıyla kucakladıkları ve onların ürünlerinden ilgisini esirgemeyen Türkiye'ye teşekkür ediyorlardı.
Adem Yıldız ve onu işaret eden şeylerin önüme çıkması karanlık kehanet gibiydi.
Adem Yıldız’ın yatakta pasif olma tercihini birine anlatmalıydım, ama kime anlatmalıydım? Anlatmazsam çatlardım. Bu bomba gibi bir haberdi. Katil olsun olmasın yeterince önemli biriydi. Ve veriyordu. Hem de kimlere!
İlk aday Ponpon'du. Ama ona anlatmak beni kesmezdi. Ben bir desem, o mutlaka üç derdi. Başım ağrısa, onun sancısı tutardı. Ben Adem Yıldız veriyormuş desem, aman o da bir Şey mi o da veriyor, bu da veriyor diye daha on isim sayardı. Yani tadıyla bir dedikodu yaptırmazdı.
Taksim'den sonra eve kadar biraz yürümem gerekti. Havanın serinliği artıyor, yaz kış her zaman, bir rüzgârlı bayır olan Gümüşsüyü yine esiyordu.
En iyisi bu haberi Hasan'a uçurmaktı. Yemez içmez birilerine anlatırdı.
Eve girdiğimde her yerin alt üst olması, bütün pencerelerin açıklığı ve evin buz gibiliğinden Seti’nin gelmiş olduğunu anladım. Bugünün temizlik günü olduğunu tamamen unutmuştum.
Ponpon'un gözetiminde halılar toplanmış, koltukları üst üste ters çevrilmiş, konsollar yerinden çekilmiş, Satı söylenerek köşe bucak temizlik yapıyordu. Yüz ifadesinden mutsuzluğu belliydi. Böyle giderse Ponpon'un on gün daha kalması durumunda Seti’nin bir daha gelmeyeceğini anlamak zor değildi.
Ponpon, temizlik için başına Çingene pembesi bir türbanı, mihrace modeli şeklinde bağlamıştı.
"Hoşgeldin şeker," diye şakıdı. "Evine biraz çekidüzen verelim dedik. Madem buradayım bari bir işe yarayayım!"
"Ham'fendi her bir şeyi yerinden çektirtti."
Seti’nin sesi bezgindi. Belli ki 'hamfendi' Ponpon'du.
İşte bunu beklemiyordum. Ponpon'un titizliği bilinir, ama benim evimi de bok götürmüyor. Bu haldeki bir evde çalışmama, geçtim çalışmayı kafamı toplamama imkân yoktu. İçimden bir an evvel kaçmak geldi.
"İyi etmişsiniz," dedim. "Elinize sağlık. Daha çok var mı?"
"Ay daha yeni başladık. Satı Hanım ancak onbire doğru geldi."
Satı "Siz erken istemezsiniz ya," diye kendini savundu.
"Perdeleri de makinaya attık. Kararmışlar! Gece belli olmuyor tabii. Sabah gözlerime inanamadım. Satı Hanım aman rica ederim canım bu kadar arayı açmadan ayda bir hepsini yıka. Çok kararınca temizliği de zor oluyor."
Ponpon dizginleri ele almıştı. Araya girmem gereksizdi. Ev şu haldeyken yapabileceğim bir şey yoktu. Çalışma odama girip kapıyı kapattım.
Hemen Hasan'ı aradım. Elbette telefonu meşguldü. Nasıl bomba gibi bir haber kaçırdığını bilse hayıflanırdı. Ama kısmet denen bir şey var.
Sonra Selçuk'u aradım. Yerinde yoktu. Az sonra döneceğini söylediler. Sekreter kız bilgiliydi.
"Yolladığımız zarfı aldınız mı?" diyerek hem kendi yetkinliğini, hem de benim kim olduğumu bildiğini belirtti.
"İsterseniz gelince biz sizi arayalım. Neredesiniz?" dedi.
"Memnun olurum," dedim. "Evdeyim."
Bu şartlar altındaki evimde, alt üst olmuş canım yuvamda ne kadar daha kalabileceğimi bilmiyordum ama şimdilik evdeydim.
Bu arada bilgisayar açılmış, ben internete bağlanıyordum. Ne olduğunu bilmediğim bir şey beni Cihad2000'e ulaşmaktan alıkoyuyordu. Başka konularda izlediğim önsezilerimi bu konuda yok saymak olmazdı.
Selçuk'un telefonunu beklerken Yıldız marketleriyle ilgili bilgiler aramaya başladım. Elbette kendi siteleri vardı. Bazı bölgelerde evlere servis hizmetleri bile vardı. Şirket bilgileri sayfasında baba Yıldız’ın resmi vardı. Sakalsız bıyıksız temiz yüzü, derin bir tevekkül ima eden bakışları, kendine olan güveniyle tam tutucu parti milletvekili adayları gibiydi.
'Allah'ın izniyle' ulaşmış oldukları başarıları ve 'imanı'nın kendisine nasıl yardımcı olup hep yol gösterdiğini anlatıyordu.
Yöneticilerimiz sayfasında Adem Yıldız da vardı. İnce dudakları arasından, azıcık dişlerini göstererek mahcup bir gülümseme sergiliyordu. Radikal dinci zengin aile çocuklarının hepsi gibi Amerika'da okumuştu. Bunların hiçbirinin neden İran, Afganistan, Suudi Arabistan, olmadı Mısır'da okumadığı yine kafama takıldı.
Ürünleri sayfası iştah açıcıydı. Suflenin tadı hâlâ damağımda olmasına rağmen baktıklarımı canım istedi.
Hemen her ilde şubeleri, sadece İstanbul’da ise onaltı mağazaları vardı. Kafam takıldığı için kontrol ettiğimde Van'da bir ve Antalya'da ise üç tane yerleri olduğunu gördüm. Bu ne ifade ederdi? Yani Adem Yıldız oralarda da olmuş olabilirdi. Ama insanın Antalya'ya gitmesi için illa orada bir mağazası olması gerekmezdi.
Sıkılmaya başladığımda telefon çaldı.
Bilmiş sekreter kız karşımdaydı.
"Amirimi bağlıyorum efendim," dedi.
Biraz beklemeyle Selçuk'a bağlandım.
"Merhaba Poirot."
"İstersen Miss Marple da diyebilirsin," dedim. "Meraktan çatlıyorum."
"Önce," dedi, "sorduğun adresi söyleyeyim, sahibi Fehmi Şenyürek, kayıtlara göre kendi kullanıyor."
Bu birinci goldü. Kızıl yıldızlı daire, tahmin ettiğim gibi Adem Yıldız'a ait değildi.
"Ne oldu?" dedi.
"Yok bir şey," dedim. "Sadece bu isim bana bir şey ifade etmedi de, düşünüyordum."
"Düşünme aslanım, ben onu da öğrendim."
"Kimmiş?"
"1967 Gemlik doğumluymuş. Harp okulundan atılmış. Şimdilerde özel bir şirkette çalışıyormuş. Evi, yapılırken doğrudan Emlak Kredi Bankası'ndan krediyle almış."
"Hangi şirkette çalıştığını da öğrendin mi?"
"Onu başka yerden buluruz."
"Zahmet olmazsa bulur musun?"
"Deneriz," dedi.
"Peki diğerleri?" diye sordum.
"Yavaş yavaş…" dedi.
"Tamam, ama son bir sorum var. Bu İbrahim Karaman ve Yusuf Seçkin'in cesetlerindeki meniye DNA testi yapılmamış. Yaptırabilir miyiz?"
"Aradan onca gün geçti. Nasıl olur bilmiyorum."
"Ne bileyim," dedim. "Anüsteki meni analiz edilirse belki de kimlerle ilişkide oldukları ortaya çıkabilir."
"Haklı olabilirsin," dedi. "Biraz bekle, bir arkadaşa bir şey soracağım."
Beklemeye alındım.
Ponpon kapıyı aralayıp kafasını uzattı.
"Aferin ayol sana," dedi. "içeriden açıp dinledim."
"Ne ayıp şey!" dedim.
"Aman, belki de banadır diye açtım ama sen konuşuyordun. Konu ilgimi çekti. Kapatmadım. Dinledim işte. Ne var?"
Ponpon'a bazı konularda laf anlatmak zordur. Evimi işgal ve talanıyla ilgili olarak da aynı sınırsızlık, ölçüsüzlük bahis konusuydu. Ona göre samimi olunca her şey mubahtı.
Bekleme sürem bitti. Selçuk tekrar bana döndü.
"Bak ne öğrendim," dedi. "Ceset üç gün bile suda kalsa, hatta deniz suyunda kalsa vajina ve anüste meni kalıntısı varsa test edilebilirmiş. Ağızda bozulurmuş. İmkânı yokmuş. Ama anüs ve vajinadan test yapabiliyorlar."
"Peki neden yapmamışlar?"
"Ben de merak ettim."
Karşılıklı sustuk.
Yanımda durduğu için konuşulanları duyamamış olan Ponpon merakla bana bakıyordu.
"Ne olmuş?" diye fısıldadı.
Ahizeyi elime kapatıp "Sonra anlatırım," dedim.
Her şeyi anlamış bir ifadeyle alt dudağını ısırıp başını salladı.
"Selçuk," dedim, "bu testleri yaptırabilir miyiz?"
"Biz kim koçum?"
"Afedersin," dedim. "Yani sen yaptırabilir misin?"
"Deneyeceğim," dedi. "Ve bir şey çıkartmaya çalışacağım. Bizim çocukların kulağına biraz kar suyu kaçırınca karınca gibi çalışırlar. İş çokluğundan uğraşmamış olabilirler. Bildiğim kadarıyla bunlar maliyetli ve zahmetli testler. Zaman falan da alıyor."
"Bedeli neyse ben ödeyebilirim," dedim.
"Olur mu öyle şey," dedi. "Bak şimdi başka işlerim var. Kusura bakmazsan kapatıyorum."
"Estağfurullah," dedim. "Elbette."
"Unutma," dedi. "Ayla'yla bekliyoruz. Arayı açmayalım."
"Tamam," dedim.
Telefonu kapamam ile Ponpon'un soru bombardımanı başladı.
Öğrendiklerimi ona da açıkladım. Her duyduğuna "aaa, bak sen" diye ilgi gösterdi. En sonunda da "Ee neymiş yani?" demesi beni çileden çıkartmaya yetti.
Aslında haklıydı. Ortada şüphelerim ve olasılıklardan başka bir şey yoktu.
"Haydi o zaman," dedi. "Dolma yaptım. Biber ve domates. Mis gibi."
"Ben dışarıda yedim."
"Delisin ayol," dedi. "Ne güzel yemek yaptığımı cümle alem bilirken sen dışarıda yiyip geliyorsun. Aşkolsun vallahi."
Bu şartlar altında evde birşeyler yapmaya çabalamak yıpratıcıydı. En iyisi ofise gidip odama kapanmaktı. Orada da Ali'yle, mesajlarına vermediğim cevaplar, işlerin gelişimi, piyasa sohbeti ve onun bazı ıvır zıvır iş talepleri olacaktı ama Ponpon ve Seti’nin varlığından daha rahat edeceğim kesindi.

18.

Serinleyen havaya önlem olarak üzerime kalınca bir ceket alıp kendimi sokağa attım. Çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi sesleri ve Ponpon'un emir çığlıkları arasında taksi çağırmayı unutmuştum. Durağa kadar yürüdüm.
Hüseyin gececi olduğundan ortada yoktu. Bu iyiydi, şimdi bir de onun cilvelerine direnmek içimden gelmiyordu. Sıradakine bindim. Ofise gitmekle Cihad2000 Kemal arasında kararsızdım. Ona araştırmalarını tamamlaması için biraz daha zaman vermeye karar verdim.
Ofiste çalışanların bana saygısı çoktur. Sadece beni biraz garip bulurlar. Enteresan, eksantrik, uçuk gibi kelimelerle beni tanımladıklarını biliyorum. Genelde beni erkek kıyafetleri ile görmelerine rağmen bazı sinir olduğum cimri müşterileri şoke etmek için yaptığım iki günlük sakala ful göz makyajı ya da allık ve rujla çok gördüler.
Ali dışarıdaydı. Bu şimdilik iyiydi. Yani beni lafa tutacak kimse yoktu.
Sekreter kızın önüme yığdığı postayı kenara itip kendime çalışma alanı açtım.
Ben hariç her şey hazırdı. Tek sorun ne yapacağımı bilmememdi. Tamam çalışacaktım ama neyi? Nereden başlayacaktım? Neye ulaşacaktım?
Adem Yıldız benim gözümde zanlıydı. O tamam. Ama adamı işaret eden delil falan yoktu. Evet pisliğin, sapkının tekiydi. Sonra? İşte sorun orada başlıyordu.
Vaktim vardı. Ne bulacağımı bilmesem bile chat odası kayıtlarına girdim, 'adam star', 'starman, '*adam' kayıtlarını inceleyecektim.
"Size telefon bağlıyorum."
Sekreter kızımızın biraz azarlanıp yontulmaya ihtiyacı vardı. Bana öyle emrivaki yaparcasına telefon bağlamaması gerekirdi.
"N'aber abla?"
Olmazdı, ama olmuştu. Arayan Gönül'dü. Ona ofis numarasını verdiğim tamamen aklımdan çıkmıştı.
"Merhaba Gönül," dedim.
"Ay! Tanıdın…" dedi.
"Niçin tanımayayım? Seni nasıl unuturum?"
"Sahi diyorsun di mi?"
"Hayırdır, ne vardı? Meşgulüm. Çalışıyordum," dedim.
"Adli tıptan çıktım da sana haber vereyim dedim."
Bu da aklımdan çıkmıştı.
"Ne oldu?" dedim.
"Ay çok canım yandı. Vallahi bilsem yaptırmazdım. Bir de o suratsız cadı gaddarın teki. Nah bu kadar buz gibi demiri cart diye götüme soktu."
Ayrıntılara gerek yoktu. Üstelik sorduğum bu değildi. Başına gelenleri üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyordum.
"Gül'ün ölümü," dedim, "o konuda bir şey var mı?"
"Olmaz mı!" dedi ve sustu.
"Neymiş?"
"Bak ablam, telefonda anlatamam. Uzun. Zaten sen de meşgulmüşsün. Vaktini almayayım. Görüşünce anlatırım."
Ve telefonu kapattı.
Yanımda olsa onu boğabilirdim.
Üstelik onu nerede bulacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Aksaray birahanelerine takıldığını tahmin ediyordum. Ya da daha beteri bir yerlere. Ama evi nerededir, ne yapar bilmiyordum. Onun ölen kızların ardından adli tıpa koşmak âdeti vardı. Ben de gittiğimde hep orada bulurdum.
Tek şansım beni tekrar aramasıydı.
Bu türden dengesizlikler ve dengesiz kişiler benim de dengemi alt üst eder. Zaten ne yapacağımı bilmiyordum, tümüyle şaşırdım. Karşımdaki duvara boş boş bakarak oturdum.
Ali'nin gelmesi ile bu lüksüm de sona erdi.
"Sana harika haberlerim var!" diye girdi. "Şu İtalyan şirketi vardı ya, Mare T.Docile, o işi olmuş bil. Bağladım gibi bir şey. Şimdi artık gelsin paralar…"
Ellerini sevinçle ovuşturuyordu. Yüzündeki gülücük kulaktan kulağaydı. Kazanılacak para konusundan her bahsedişinde olduğu gibi yine gözleri kısılmış, yüzüne neredeyse şehevi bir haz yayılmıştı.
Ancak benim kafam tamamen başka yerdeydi. Ne İtalyanlara, ne de liretlerine ilgi göstermiştim.
"Hey, hayrola?" dedi. "İki aydır bu işin peşindeyim. Şimdi bağladım. Ve sen hiç tepki göstermiyorsun. Neyin var?"
"Kusura bakma," dedim. "Başka şeyler düşünüyordum."
"Olmadı," dedi. "Artık her şeyi bırakıp sadece bunu düşünmemiz gerek. Bu, şimdiye kadar aldığımız işlerin en büyüğü. Şu andan itibaren tek konsantre olmamız gereken iş bu. Bunu becerirsek emekli bile olabiliriz. Gelecek parayı bir düşünsene!"
"Ne kadardı?" dedim.
Söylediği rakam yılbaşı ikramiyesi gibiydi.
"En kısa zamanda senle oturup bir toplantı yapmak istiyorlar. Hatta belki sistemlerini incelemek için Cenova'ya, merkezlerine ya da Nice'deki yerlerine gitmen bile gerekebilir."
Benim bu tür iş seyahatlerini sevmediğimi bilirdi.
"Uzun değil yahu," diye ilave etti. "Bir-iki günlüğüne. Üstüne de iki gün keyfini çıkarır gezeriz. Alışveriş falan…"
"Sistemlerine yapılacak her çeşit müdahaleyi uzaktan da yapabilirim," dedim. "İleri teknolojiler bu fırsatı veriyor."
"Tamam canım, ama adamlar istiyor. Ana sistemlerinin dışarı açık olmadığını, tamamen farklı, kendilerine özel yazılımlar kullandıklarını söylüyorlar. Sistemlerim bilmeden yapılacak koruma kalkanlarının onları tatmin etmeyeceği kesin. Müşteri kaprisi!"
"Yahu Ali," dedim, "bunca yıldır birlikte iş yaparız, hâlâ sana bile anlatmakta zorlandığım şey kendi kullandıkları sistem ile koruma kalkanlarının bağımsız şeyler olduğu."
"Biliyorum," dedi, "ama…"
"Aması yok," dedim. "Sana bile anlatamadığım şeyi onlara anlatabilmiş olman elbette zor."
"Hırçınlaşma hemen."
"Hırçınlaşmıyorum," dedim. "Bir daha söylesene, kaç para demiştin?"
Söyledi.
Sahiden her şeyi unutup bu paranın hayalini kurmaya başlasam iyi olurdu. Payıma düşecek olanı bile yeterince yüksekti. Bizim kulübün tamamını satın alabilir ya da yepyeni bir yer açabilirdim. Hatta Bodrum'da yazlığı, İstanbul’da kışlığı olan iki kulüp açabilirdim.
Sığ düşünmeyi geçip, hayallerimin sınırlarını genişlettim: Paris ya da Berlin'de bile bu işi yapabilirdim. Ya da bu işi tamamen bırakır, bütün kulüplerin en gözde müşterisi olurdum. Dünyanın bütün travesti kulüplerini, barlarım teker teker gezerdim. Neler görür, neler yaşardım!
"Bir an önce çalışmaya başlamalıyız," dedi. "Aslında sana ev ödevi dosyaları getirdim bile."
Ali, Mare T.Docile dosyalarını getirmek üzere çıktığında önümdeki kâğıtlara baktım. Ölen kızların listesini yapmıştım. Takma adları ve erkeklik adları sırayla yazılıydı. Her birinin yanma da nasıl öldüklerini ve varsa kayda değer özellikleri not almıştım.

Ali elinde iki CD-rom'la girer girmez ben başladım.
"Şu arkadaşın Cengiz var ya…"
"Beğendin değil mi adamı," dedi lafımı keserek. "Biliyordum tam tipin olduğunu."
"Adem Yıldız’ın yazlıktan komşusu olduğunu söylemişti…"
"Ha evet," dedi. "Bodrum, Mazı koyunda bir yazlığı varmış. Ama şimdi eski karısıyla çocukları gitmişler."
"Sus bir dakika," dedim. "Lafımı kesip durma, başka bir şey soracağım."
"Tamam…Tamam!"
"Sence Adem Yıldız'ı ne kadar tanıyordur?"
"Onu da mı beğendin?" diye sordu.
"Saçmalama," dedim. "Ama adam hakkında bazı kuşkularım var. Biraz bilgiye ihtiyacım var. Kimselere duyurmadan…"
"Cengiz'le konuş," dedi. "Ben bilemem…"
Ve bu konuyu kapatıp hemen elindeki CD-romları önüme koydu.
"Adamlar sistem özelliklerini ve şimdiye kadar karşılaştıkları sorunları kaydetmişler. Bir incelememizi istiyorlar. Ben önümüzdeki hafta başına kadar bakarız dedim. Bakarız değil mi?"
Mare T.Docile'den gelecek paranın cazibesi benim de gözlerimi kararttı.

19.

Ofisten çıktığımda saat sekizi geçiyordu. Mare T.Docile'nin sistemleri sahiden karmaşıktı. Deniz taşımacılığından kazandıkları parayı vergiden muaf tutmak üzere işlemlerini Hırvatistan'daki Split ve Pasifik'teki ada devletler üzerinden yapıyorlardı. Mare T.Docile görünürde hâlâ bir İtalyan deviydi, ama tüm gemilerini, neredeyse zararına bu dandik şirketlere kiralıyordu.
Eve vardığımda Ponpon'un sitemleri beni karşıladı.
"Ayol neredesin? Yemeği ısıta ısıta bir hal oldum. Biraz daha gelmesen oturup yiyecektim."
Evim, canım evim temizlenip paklanırken eşyaların yeri Ponpon'un tercihlerine göre yeniden düzenlenmişti. Bütün postmodern çabalarım silinmiş, ev anneanne evlerine benzemişti.
Bakışlarımı izleyen Ponpon gururla gülümsedi.
"Daha iyi olmamış mı?" dedi.
"Eline sağlık," dedim. Başka ne diyebilirdim.
"Satı'yla canımız çıktı, ama değdi. Köşe bucak bir temizlik! Başında durmayınca yapmıyorlar."
"Haklısın," dedim.
"Senin bu Satı Hanım da biraz tembel. Sözde haftada üç gün geliyor, ama halıların altını bile aylardır silmemiş. Sana benim Zerrin'i yollayayım, bir dene. Fırtına!"
Yarım yamalak gülümsedim. Aslında ağlamaklıydım.
"Hadi bakalım yemeğe," dedi. "Tavuklu taze bamya yaptım. Bol limonlu."
Tavuklu bamya sahiden lezzetliydi. Ponpon, bende bir süre daha misafir kalırsa onun kilosuna çıkmam işten bile değildi.
"Arayan soran oldu mu?" dedim.
"A tabii! Bak az daha unutuyordum," dedi. "O polis arkadaşın tekrar aradı. Sana Ferruh mu, Fahri mi ne biriyle ilgili bir şey söyleyecekmiş."
"Neymiş?" dedim.
Bahsettiği Fehmi Şenyürek olmalıydı.
"Söylemedi. Sonra arayacakmış."
"Başka," dedim.
"Ay bir de telefon sapığın var! Açıyorum… Ses yok. Nefesini duyuyorum. Hırıl hırıl … ama tek kelime etmiyor. Yarım saatte bir arıyor. Az kaldı şimdi yine arar. Ne sapık şey öyle!"
"Hasan?" dedim.
"Yok aramadı. Ben aradım haber sormak için, ama yeni bir şey yok dedi."
Hırıltılı telefonların sahibi olduğunu sandığım Cihad 2000'i ve Selçuk'u aramak üzere Ponpon'un bir an çıkmasını bekliyordum. Oysa, hiç oralı değildi.
"Ne zaman çıkacaksın?" diye sordum.
"Çıkmayacağım," dedi. "Bu gece tatil gecem. Ekstra da yok. Senle kız kıza oturup televizyon seyrederiz. Ya da şöyle güzel bir sohbet, sırayla herkesi enine boyuna çekiştire çekiştire uzun, ballı bir dedikodu…"
Ponpon'la sohbete bayılırım, ama bu gece doğru zamanlama değildi. Yapmak istediğim başka şeyler vardı. Beni zengin edecek Mare T.Docile işine yoğunlaşmadan önce, peygamber cinayetlerini aydınlatmak, yani kafamdaki soru işaretlerini temizlemek istiyordum.
"Kusura bakmazsan benim biraz çalışmam gerek," dedim.
Ponpon'un yüzü sarktı.
"Sen çalışırken ben ne yapacağım peki?"
"Televizyon seyret, yeni DVD'ler var. Ya da istersen sana birini çağıralım," dedim.
"Aman saçmalama ayol," dedi. "Ben o işi bırakalı çok oluyor."
Ponpon'un aseksüel bir travesti olduğu herkesçe bilinirdi. Hatta dedikoducular tarafından, sırf ailesine inat travestilik ettiği söylenirdi.
"Ben en iyisi senin yanında oturayım," dedi. "Sana çay, kahve yaparım, istersen mısır patlatırım. Sen çalışırken sohbet ederiz. Söz rahatsız etmem."
Bu iyiydi işte. Şaka gibiydi ama Ponpon'un şaka yapmadığı belliydi.
Gülerek "Olmaz ki," dedim.
"Aman hadi, neden olmazmış? Pekâlâ da olur," dedi. "Sen geç başla, ben çay koyup geliyorum."
Çayı hazırlamasının uzun süreceğini ümit ederek Selçuk'un ev telefonunu aradım. Eşi Ayla açtı. Cuma akşamı yemeğe beklediğini söyledi. Kabul ettim. Telefonu Selçuk'a verdi.
"Senin Fehmi Şenyürek var ya," dedi, "Astro diye bir taşımacılık şirketinde çalışıyormuş."
"Hiç duymadım," dedim.
"Ben de," dedi, "ama araştırdım, Yıldız grubuna bağlıymış."
Beynimde şimşekler çakmaya, ziller çalmaya başladı.
"Şu Yıldız marketlerinin mi?" diye teyit ettim.
"Tam üstüne bastın," dedi. "Bundan başka ufak bir havacılık şirketleri bile varmış. Sessiz ve derinden büyümüşler…"
"Çok makbule geçti," dedim.
"Neyin peşindesin anlamıyorum ama yine işine yaradıysa iyi," dedi. "Bu arada DNA testlerini yapacaklar. Netice alınca seni de haberdar ederim."
Selçuk, sessiz ve derinden büyümüşler demekle doğru söylüyordu. Yıldız grubu basında fazla yer almıyordu. Bunun bilinçli bir tercih mi, yoksa kötü PR mı olduğuna karar veremedim. Ama muhafazakâr şirketlerin genelde PR'larını genelde sessiz, sakin yürüttüklerini hatırladım: Kimselere fazla duyurmadan, alttan alta, sakin sakin. Göze batmadan…
Ponpon çaylarımızla geldiğinde internete bağlanmış, Astro taşımacılık ve StarAir'i araştırıyordum. Ticaret odası kayıtları dışında haklarında hemen hemen hiçbir şey yoktu.
"Biliyor musun," diye başladı "dikkatini bir konuya yoğunlaştırınca dudaklarını büzüp alnını kırıştırıyorsun. Dikkat ettim, hep böyle yapıyorsun."
Yüzünü komik şekilde buruşturup gösterdi.
"Yazık ayol," dedi. "Yüzün buruşacak. Kırışık dediğin bir kere oluştu mu sonra ne yapsan geçmez. Kendine biraz özen göster. Yüzüne maske yap. istersen hemen bir tane hazırlayayım. Maske yüzünde kuruyunca kabuk gibi olur, kırıştıramazsın. Ya da o ilaçtan sıktır. Hani Tansu Çiller de kullanıyordu. Olmadı yüzüne seloteyp yapıştır. Gergin tutar. Öyle yerli yersiz buruşturmazsın."
"Botox" dedim.
"Hah evet o," dedi.
Ponpon'u maske hazırlamaya yollayıp Cihad2000'e bağlanmak iyi fikirdi. Cihad2000'in yazacağı bir olası densizliği düşünerek, Ponpon'un yanında konuşmaya başlamak istemiyordum.
"Ne maskesi hazırlayacaksın?" diye sordum.
"En kolayı kil maskesi," dedi. "Hazır! Aç kutuyu, sür suratına."
Bu olmazdı. Kutuyu getirmesi birkaç saniyelik işti. Bana hazırlama süresi uzun, zahmetli bir şey gerekiyordu. Böylece Ponpon'u bir süre uzak tutardım.
"Senin özel karışımlarından bir şey yok mu?" dedim. "Hani doğal malzemeler, Ayurvedik şeyler falan…"
"Olmaz mı!" diye atladı. "Âlâsı var. Ama hazırlamak zaman ister. Sabredersen hazırlarım. Öyle hemen olmaz!"
En oyuncu halime meraklanmış gibi yaptım.
"Ne kadar sürer?"
"Vallahi neresinden baksan…" aklından malzemeleri geçiriyor, hazırlama süresi hesaplıyordu "eh en azından bir yirmi dakika falan sürer," dedi.
"Harika!" dedim. "Hemen hazırlarsan kulübe gitmeden yıkarız bile."
"Elbette!"
Ponpon, işe yaramaya bayılır. Tatlı bir telaşla kalkıp, hoplar adımlarla maske hazırlamak üzere mutfağa gitti.
Ben de kanallarda Cihad2000'i aramaya başladım.
Uyanık kaldığı her an internete bağlı kalmak ve tercihen de sohbet odalarında birilerine laf yetiştirip, diğerlerini de imana davet ediyordu. Şıp diye buldum: Bizim 'erkek-kızlar' odasında görünmez katılımcıydı. Aslında böyle gölge işlemler yapanlardan nefret ederim. Zaten isimler, tarifler, arzu ve orgazmların bile sanal olduğu bir ortamda görünmez olmakla ne kazandıklarını hep merak ederim.
O da beni fark etmişti. Hemen özel kanal açtı.
<nerelerdesin!?!
bütün gün seni bekledim
bağlanmadın>
<meşguldüm> yazdım
<ne zaman geleceksin? >
<şimdi sırası değil>

Derhal float'a geçti.

<Destur! Destur!
BİSMİ'LLAHİ'R-RAHMANİ'R-RAHİM
YA RABBİM BİZİ KAFİRLERDEN EYLEME
İYİYE DE KÖTÜYE DE YOL GÖSTER
ONLARA İYİYİ, DOĞRUYU, HAKKI GÖSTER
BİZİ AFFET!
EY ZINDIK! EY KAFİR! EY KENDİNİ BİLMEZ GÜNAHKAR
TÖVBE ET!
TÖVBE ET Ki CEHENNEM ATEŞLERİNDEN KURTUL>

Bu işi böyle yapamazdım. Elinin altında sure, dua, vaaz niyetine ne varsa float ediyordu.

<böyle devam edersen rezil ederim! > yazdım

Ve bunu tekrarlatma rakamını 99 olarak seçtim. Yolladıklarının aralarında olsun görecekti. Nitekim de gördü.

<efendim?> yazdı.

Küçük harfe dönmesi iyiye delaletti.

<birşeyler buldun mu?> yazdım
<az çok>
<nedir?>
<bunları burada yazmayacak kadar akıllıyım
ayrıca yarına kadar daha çok bilgim olacak
çok istiyorsan gelir alırsın>

Demek karşılıklı şantaja başlıyorduk. Savaşsa savaştı, ama önce neler bildiğini öğrenmeliydim.

<yarın ne zaman gelirsin? >
<zaman veremem>
<anamı bütün gün sokakta tutamam
zaman ver:) >

Israr konusunda iyiydi. Ama onun sapık eğlencesi olmaya niyetim yoktu. Tercihen annesi evdeyken gitmeliydim. Öğleden evvel gidebilirdim, onun için tam tersini yazmakta, böylece kadının gideceğim saatte evde olmasını sağlamakta yarar vardı.

<öğleden sonra> yazdım
<kaç?
kesin saat ver!>
<bilmiyorum, ama 3'ten sonra
iyi mi?>
< tamam
ama geç kalma
senin için hazırlanacağım>

Hazırlık demekle kimbilir aklından başka ne türlü sapıklıklar geçiyordu.

<peki ne buldun, bari ipucu ver> yazdım
<olmaz!
seni yanımda istiyorum>

Bir sapığım eksikti, artık o da vardı. Üstelik filmlere konu olabilecek kadar acayipti. Madem chat'te bir şey yazmayacaktı, uzatmanın anlamı yoktu. Bu konuşma bir yere varmazdı. Olsa olsa abuk sabuk şeyler yazıp otuzbir çekerdi. Buna da alet olmak istemiyordum. Hoş, yaptığım diğer şeyleri düşününce bu yanlarında masum bile kalıyordu.
Ponpon içeriden seslendi:
"Balın hepsini bitiriyorum. Başka balın var mı?"
"Önemli değil," dedim.
"Duymuyorum," diye bağırdı. "Ne diyorsun? Blenderin sesinden seni duyamıyorum!"
Sistemi kapatıp mutfağa, Ponpon'un yanına geçtim. Artık güzellik saatim başlıyordu.

20.

Ponpon'un hazırladığı maskenin görüntüsü bebek kakası gibiydi. Yüzüme sürmekte tereddüt edeceğim bir şeydi.
"Önce bijapura, yani citrus medica ve jayanti, yani sesbania sesban karışımıyla cildi silelim," diye başladı.
Yüzümü sildiği sıvının kokusu hoş, rengi berbattı.
"Nedir bu sürdüğün?" dedim.
"Ay söyledim ya, bijapura ve jayanti. Hindistan'dan geliyor…"
"Sen söyledin de, ben anladım sanki…"
"Boşver," dedi. "Ne olduklarını ben de tam bilmiyorum. Önemli olan işe yaramaları. Internetten ısmarlıyorum, haftası dolmadan DHL ile geliyor."
"İyi," dedim.
"Şimdi sus, yoksa yüzüne nüfuz etmez," dedi. "Maskenin tutması için sakin, dingin olman lazım. Asabiysen asla tutmaz!"
Sonra yüzüme bebek kakası kılıklı çamuru, mikrocerrahi yapan bir hekim dikkati ile sürmeye başladı.
"Bunun içinde ne var?" dedim.
"Ay sus ayol!" dedi.
Sesimi kestim.
"Çok merak ediyorsan," dedi, "yine bijapurai bu sefer difüzyonu değil, bütünü ve bal var. Biraz da taze ceviz kabuğu ezmesi… Ölü hücreleri atmaya yardımcı olur… Derine işlemiş kirleri temizler. Kara noktaları önler…"
Suratımı sıvama işlemini bitirince geriye çekilip alıcı gözüyle süzdü. Evet, olmuştum.
"Şimdi artık yarım saat konuşmak yok."
Bir taraftan dağıttığı mutfağı topluyor bir taraftan da şarkı söylüyordu. Yıllardır sahneye çıkan birinin bu kadar kötü şarkı söylüyor olmasına inanmak zordu. Kendimi alamıyordum. Gülmeye başladım.
"Gülme ayol!" dedi. "Maske bozulacak… Başka yapmam haberin olsun!"
Avurtlarımı ısırarak gülmemi bastırdım.
"Haydi," dedi, "bana internetten çektiğin yeni pornoları göster! Neydi şu senin oğlan, Yunan heykellerine benzeyen… Onun yeni birşeyleri var mı?"
Bahsettiği John Pruitt'tu. Elimdeki tüm John Pruitt resimleri ve solo filmlerini CD'ye çekip ona zaten vermiştim. Bildiğim kadarıyla John Pruitt sadece solo filmlerde oynamıştı. Bildiğimiz pornolarda, ister gay ister hetero olsun görülmüşlüğü yoktu.
Konuşmam yasak olduğu için ellerimle yok işareti yaptım.
"A inanmıyorum!" dedi. "Yani o adamın başka resmini, filmini falan çekmiyorlar mı yani? Ne manyaklık yani!"
Kullanabildiği 'yani' sayısı takdire değerdi.
Yine de bilgisayarın başına geçtik, internetten depoladığım her nevi porno malzemeyi önüne serdim. 'Bu bende de var', 'işte buna bayılıyorum', 'ay bu pek fena' nidaları ile albümler arasında gezinmeye başladı. Beğendiği bir şey olursa, onun için hazırladığım klasöre atıyordu. Böylece onları sonra ona bir CD olarak verebilirdim.
Maske süremin dolmasına vakit vardı, porno havamda ise hiç değildim. Resimlere, üç kere üst üste boşalmışların ilgisizliğiyle bakıyordum.
Önümdeki kâğıda yeniden liste yapmaya başladım. Ponpon ara sıra göz ucuyla bana bakıp, pürdikkat kendi işine dönüyordu. Listemin başında ölen kızlar ve erkeklik adlan vardı. Sonra Adem Yıldız'ı yazdım. Peşi sıra da adam star, starman, *adam, kızıl yıldız yazdım. Cihad2000'in yanma Kemal Barutçu diye ilave ettim. En sona da Fehmi Şenyürek yazdım.
Listeyle oynarken uzanıp Ponpon'un önünden kırmızı kalemi aldım. Kızıl yıldızın yanma, kırmızı kalemle kocaman bir yıldız çizdim. Ponpon'un ne yaptığıma gözü takılmıştı.
"Sen nereden tanıyorsun bu deliyi?" dedi.
Cihad2000'i kastettiğini sandım. Konuşma yasaklı olduğum için kalemle onun adını işaret ettim.
"Yok ayol," dedi, "Fehmi Şenyürek!"
Başlardım maskeden ve bozulmasından.
"Kim ki o?" dedim.
"Kim olacak," dedi, "benim bir numaralı hayranım! Haftada bir mutlaka izlemeye gelir. Muhakkak çiçek yollar. Yüklü bahşiş bırakıp kalkar. Anlayacağın tam birjan!"
Nerelerde aradığım bilgi kimden çıkıyordu!
"Tanışıklığınız o kadar mı?"
"Yok ayol," dedi yine "sonra beni masalarına davet eder, yanındakilerle tanıştırır. Ha, bu arada, hep kalabalık, grup halinde, gelir. Nadiren masalarında kadın olur. Anlayacağın adam has oğlancı. Öyle karılarla gelip, bizi seyredip gülmeye değil, beğendiği, zevk aldığı için seyretmeye gelir."
Burada durmak lazımdı. Seyretmeyeli yıllar vardı, ama gayet net hatırladığım haliyle Ponpon'un gösterisine sanat denemezdi. Şarkıcılık da denemezdi. Komedyenlik bile değildi. Bunları sadece içimden geçirdim. Yüksek sesle ifade etmenin hiç ama hiç yararı yoktu.
"Sonra beni geçenlerde yemeğe davet etti. Gösteriden sonra…"
"Gittin mi?"
"Ayol hiç tanımadığım adamlarla gider miyim? Ben de o göz var mı?" dedi ve gevrek bir kahkaha attı. "Neyse, gidip Boğaz'da bir balık yedik. Başbaşa."
"Şimdi hepsini hatırlayıp kelime kelime anlatıyorsun," dedim.
Gözlerini benimkilere dikip kırpmadan baktı.
"Hepsini anlatabileceğimden emin değilim."
Cümlesi bitince Julia Roberts'mış gibi üç saniye kadar bekledi ve gözlerini kırpıştırdı. Ve aynı onu taklit ederek gülümsemeyi denedi. Elbette olmadı! Julia Roberts, Ponpon'un yarısı kadardır. Hem yaşça hem de kiloca!
"O nedenmiş?" dedim. "On beş sene önce söylenmiş lafları bile hatırlarsın. Hem de kelimesi kelimesine. Üç gün önceki yemeği mi hatırlamayacaksın?"
"Ondan değil," dedi taklit Julia-Ponpon-Roberts "konuştuğumuz bazı şeyler özeldi. Anlatamam."
Tepesine dikildim.
"Şimdi iyi dinle!" dedim. "Bu işin şakası, cilvesi yok! Adam tehlikeli olabilir!"
Masum, cana yakın şirinlik muskası Julia Roberts gitti, yerine panik halinde bir Ponpon geldi. Bastırmaya çalıştığı çığlığı Yma Sumac tizliğinde, düdük sesi gibi çıktı.
"Senin Fehmi," dedim, "manyak katil olduğunu sandığım adamın, adamı!"
Gözlerini fal taşı gibi açmış, alt dudağı titreyerek bana bakıyordu.
"Adam, Adem Yıldız’ın adamı. Yıllardır onunla çalışıyor. Ona çalışıyor," dedim. "Her şeyi birlikte yapmış olabilirler. Zaten Adem Yıldız da bizim kızlara veriyormuş. Ne oldukları belli bile değil."
Oh, işte söyleyip rahatlamıştım, ama Ponpon heyecanla nefesini tutmuş başka şeyler bekliyordu. Adem Yıldız’ın ibnelik etmesinin üzerinde bile durmadı. Boşa gitti, canım bomba haber.
"Hem, Deniz'in öldüğü binada seninkinin bir evi bile varmış," dedim.
Artık çığlığını bastırmadı. Saldı.
"Ay! Korkuyorum…" dedi.
Korkan Ponpon, heyecanlanan Ponpon ya da paniğe kapılan Ponpon, gelmekte olan bir krizin en bariz işaretidir. Şimdi, bir de onun krizini istemiyordum. Eksik kalsındı.
"Yanılıyor olabilirim," dedim. "Elimde kanıt yok. Ama içgüdülerim öyle diyor. Onun için ne biliyorsan, ne hatırlıyorsan anlatmalısın. İşin sırrı, önemsiz ayrıntılarda yatıyor olabilir."
Ponpon, sol elinin küçük parmak tırnağını ısırarak düşünüyordu.
"Yani Fehmi Bey'in patronu mu manyak katil? Ve benimki de onun yardakçısı, öyle mi?"
"En azından ben şimdilik öyle zannediyorum…" diye ilave ettim.
Bu son söylediklerimle yatışmasını bekliyordum, oysa o tam tersine titremeye başlamıştı.
"Doğru söyle," dedi. "Katil o mu? Fehmi mi?"
"Bilmiyorum," dedim.
Sahiden de bilmiyordum.
Elimi alnıma atınca, elim vıcık vıcık bebek kakası renkli maskeye bulaştı. Yapış yapıştı.
"Sanmıyorum…" dedim.
Önce elimi, sonra da yüzümü yıkayıp yanma döndüğümde içli içli ağlıyordu.
"Doğru dürüst bir ilişki bile yaşamıyorum. En büyük hayranım manyak katil çıkıyor."
"O değil!" dedim.
Kafasını kaldırdı, umutla bana baktı. Ağlamaktan maskaraları akmıştı.
"Değil, di mi?" dedi.
"Dedim ya sanmıyorum," diye tekrarladım. "Seninki, katil zanlısının adamı. Belki bulaşıklığı vardır!"
"Manyak katil olsa bu kadar uzun süre peşimde koşmazdı ama di mi?" dedi. "Filmlerde görüyoruz, öyle bir anlık bir şey geliyor, öldürüveriyorlar. Öldürmeye niyeti olsa bu kadar uğraşmaz, onca masraf yapmazdı di mi?"
"Yapmazdı," dedim.
Üstelemekten vazgeçtim. Konunun üstüne giderek varabileceğimiz bir yer yoktu. Olsun, varsın Ponpon'un sinir krizi de eksik kalsındı.

21.

Ponpon yüzünü yıkayıp geldi. Işıkları azaltıp karşıma oturdu.
"Şimdi daha iyiyim," dedi. "Haydi bakalım sor, ne soracaksan."
"Benim," dedim, "sormak istediğim bir şey yok. Sen, en başından, neler oldu anlat. Sırası önemli değil. Hatırladığın her ayrıntı önemli olabilir."
Koltuğuna iyice yerleşti, yılların sahne deneyimiyle kendini seyircisine, yani bana, hazırladı. Ufak bir öksürükle sesini temizledi.
"Bir dakika, geliyorum," dedi ve kalkıp hızlı adımlarla gitti, kendine yarım bardak viski alıp yerine döndü.
"Peki, başlıyorum…" dedi.
'Sırası önemli değil' demekle nasıl bir gaflete düştüğümü az sonra anladım. Anlattığı şey, tüm hayat hikâyesi, hatta hayat hikâyesinde yer alan diğer kişilerdi. Fehmi Şenyürek, fonda belli belirsiz geçiyordu. James Joyce, Virginia Woolf, Marcel Proust ve hatta Oğuz Atay'ı kıskandıracak bir bilinç akışı halinde anlatıyordu.
Konu, Fehmi'ye gelmeden önce, içimin geçip uyuyacağımı sandım. Ama uyumadım. Sadece arada kalkıp kulübe telefon ettim, geç kalabileceğimi ya da hiç gelmeyebileceğimi söyledim. Birşeyler bulurum umuduyla bu gecemi tümüyle Ponpon'a vakfetmeye karar verdim.
Hayat hikâyesini biliyordum, geçmiş maceralarının çoğunu da… Onları filtre edip Fehmi hikâyesine odaklandım.
Fehmi Şenyürek sahneye çıkalı çok olmamıştı. En fazla yaz başıydı. Daha önce gelmiş, Ponpon'un şovunu izlemişse bile Ponpon hatırlamıyordu. Sürekli çalıştığı Zilli Meyhane, yaz tatiline başlamadan hemen önceymiş, bir gece, büyük bir grup gelmiş. Galiba hafta arasıymış, yani çok fazla müşteri olmayan gecelerden biri. Öyle gecelerde hep olduğu gibi, kalabalık grup hem garsonların, hem de sahnedekilerin ilgi odağı olmuş. Ponpon'un altında çıkan şantöz kızdan bir dolu şarkı isteyip hepsini de yalan yanlış söyletmişler.
Ponpon sahneye çıktığında artık kafayı bulmuş olduklarından mıdır, yeterince kurtlarını döktüklerinden midir, belli değil, ona Hamiyet Yüceses'i dinler gibi davranmışlar, saygıda kusur etmemişler. Ponpon önce, kendisini beğenmediklerini sanmış. Nedir bu soğukluk demiş. Ama yolladıkları çiçek, kafasına dökülen dört tabak gül yaprağı ve şarkılardan sonra havaya fırlatılan peçetelerle onu ne kadar beğendiklerini anlamış.
"Öyle müşteri olmayan gecelerde insan daha bir coşuyor," dedi. "Ben de aynen öyleydim. Madem geldiler, hem de beğendiler diye paralarının on mislini hak ettirecek kadar numara yaptım. Yani, tam anlamıyla döktürdüm."
O gece konuşmamışlar bile. Ama sonra Ponpon merak edip hesabı kimin ödediğini sormuş, Fehmi Şenyürek'i öyle öğrenmiş. Adını yolladığı çiçekten zaten biliyormuş.
"Hemen ertesi gece, ya da bir sonrası cumaydı. Tatil öncesi, tıklım tıklım… İğne atsan yere düşmez bir kalabalık. Tabii ben küstah mı küstahım. Bir afra tafra… Sorma. Sanki
Maria Callas'ım. O kalabalıkta onu gördüm. Tabii o zaman daha manyak olduğunu bilmiyordum -hoş hâlâ inanmak zor geliyor, yani adam çok kibardı, tam bir centilmen gibiydi- ama sana da inanıyorum. Yani manyaksa manyaktır! Her neyse, hoşuma gitti gelmesi. Sahneden ona takıldım, 'ne o beyefendi, abone mi oldunuz?' falan gibi şeyler söyledim. O da hemen 'sana olmayıp da kime abone olayım' dedi. Yani hoştu anlayacağın. Gururum okşandı. Sonra kulise haber yollamış, gelsin bir içkimi içsin, diye. Başka programım vardı. Reddetmek zorunda kaldım. O da yine kartını yollamış. Arkasına da cep telefonunu yazarak…"
Ponpon viskisini hızla bitiriyordu. Böyle giderse birazdan sızması işten bile değildi. Küçük bir hesap yaptım: sızarsa geceyi rahat ve sakin kafayla geçirebilirdim. Ama istediklerimi anlatmadan sızması ya da saçmalamaya başlaması halinde… Durum vahim olmazdı. Bu gece son gecemiz değildi ya. Yarın anlatmaya devam ederdi.
"Sonra," dedi, "biliyorsun ben önce Bodrum'a tatile, sonra da Antalya'ya çalışmaya gittim. Tabii programımı tamamen değiştirdim. Turist çok oluyor. Onlara göre taklidi yapılacak sanatçı tipi seçmek, anlayacakları şarkılar seçmek gerekiyor. Ama ben, bilirsin milliyetçiyimdir, yine de programı Tarkan'ın 'Şımarık'ı ile açıp, Ayten Alpman kılığında 'Memleketim' ile bitiriyorum. Neyse, programa başlayalı daha haftam dolmamış bir baktım yine o. Yine kalabalık bir grup. Gelip en öne yerleştiler."
Ponpon'u izlerken, 'La Cage aux Folles / Çılgınlar Kulübü' filminde Alben'i oynayan Michel Serrault gözlerimin önüne geldi. İnanılmaz bir benzerlik vardı. Kırgınlığı, küskünlüğü, inanılmaz saflıktaki coşkusu, ellerinin hareketleri, hatta bardağını tutuşu ile adeta onu taklit ediyordu. Gülmemek için avurtlarımı ısırdım.
"Ay öyle Ajda Pekkan gibi yapma ama," diye beni azarladı, ben de avurtlarımı bıraktım. "Tabii bana bir ilgi, bir ilgi. içkiler ikram edildi, masalarına davet edildim."
"Gittin mi?" diye sordum.
"Tam olarak gittim sayılmaz."
"Nasıl yani?" dedim. Anlamamıştım. "Masaya ya gidilir ya gidilmez."
"Dedim ya, tam olarak gittim sayılmaz. Bir oturup kalktım."
"Yani gittin," dedim.
"Evet, gittim," dedi. "Ne var ayol bunda o kadar ısrar edecek. Gittiysem gitmişimdir işte."
"Peki ne konuştunuz?"
"Ne konuşması ayol," dedi. "Biraz çimdik attılar, biri de kıçıma el attı. iki hüp viski verdiler. O kadar! Zaten çalan şarkının ara nağmesinde ne kadar oturulursa o kadar oturdum yanlarında."
"Yani dediğin gibi, tam centilmence davranmışlar," dedim. "Adeta birer İngiliz beyefendisi gibi."
"Öfff! Aman yani taktın bu konuya," dedi.
Daha sonra Ponpon'u kaldıkları villaya davet etmişler, ama Ponpon, grup fazla kalabalık ve gereğinden fazla sarhoş olduğu için kibarca reddetmişti.
Antalya! Antalya'da villa. Fehmi Şenyürek. Ve belki de Adem Yıldız birlikte. Ve Antalya'da öldürülen kekeme Musa. Resim tam yerine oturuyordu. Delil ise hâlâ ortalarda yoktu.
Ertesi gece yine gelmişler, sonra da birdenbire ayaklan kesilmişti.
"Herhalde işleri bitince İstanbul’a dönmüşlerdir," dedim.
"Herhalde," dedi. "Sonra uzun zaman görmedim. Az kalsın adamı unutuyordum ki, İstanbul’da Zilli'de sezonu açtık, ilk gece odamda nah bu kadar, cenaze çelengi gibi bir çiçek. Ondan sonra da haftada bir gelmeye başladı."
"Senin adının Zekeriya olduğunu biliyor mu?"
Beni ayıplarca süzdü.
"Hasan kırığı söylemediyse nereden bilsin?" dedi.
"Ne bileyim," dedim, "belki çalıştığın yerler falan biliyordur. Sormuşsa söylemiş olabilirler."
"Onlar da bilmez," diye atladı. "Nüfusumu önlerine koymuyorum ya."
"Anlaşma falan imzalıyorsan," dedim.
"Ay Allah aşkına ne anlaşması, ne sözleşmesi. Bizde öyle şeyler yok. Elime çatır çatır paramı sayıyorlar, her şey bitiyor."
Bu konuda ısrar etmem gereksiz olacaktı. Ama çalışma müsaadesi, vergi kesintisi gibi şeyler için Ponpon adını kullanıyor olamazdı. Mutlaka bir yerlerde, birileri Zekeriya adıyla karşılamış olmalıydı. Yani Fehmi Şenyürek ya da Adem Yıldız merak ettilerse, bizim Ponpon'un gerçek adının Zekeriya olduğunu pekâlâ da öğrenmiş olabilirdi. Bunu Ponpon'un bilmesi bile gerekmezdi.

22.

Ponpon'un anılar demeti içinde daha fazla bir bilgi yoktu, ama adres defterine kaydedilmiş Fehmi Şenyürek'in telefon numaraları vardı.
Üçüncü viskisini bitirince gözleri süzülmeye başladı ve yattı. Ben de sakin sessiz evimde onun telefon defterini karıştırdım. Kim olduğunu bilmediğim bir dolu isim vardı ama arada rastladığım isimler dudak uçurtacak cinstendi. Bazı isimlerin yanma +, - ve x işaretleri konmuştu. Belirli bir değerlendirme sistemine göre adamları notlandırdığı aşikârdı.
Fehmi Şenyürek adının yanı temizdi. Adem Yıldız'ın adı bile yoktu.
Kafamda türlü çeşit planlar yaparak sabahı zor ettim.
Bebek kakası kılıklı maske zerre kadar kâr etmemişti. Uykusuzluktan gözlerim şiş, altları torbalıydı. Duş ve tıraşı tamamladığımda Ponpon hâlâ uyuyordu. Aceleyle bir kahve içtim. Bir an evvel gidip Cihad2000'i ziyaret edecektim. Yeterince kışkırtıcı olmak için tüm bedenimi çorap gibi saran siyah body ve deri pantolon giydim. Üstüme de kabaralı bir deri ceket alıp çıktım.
Sabah serinliği iyi geldi.
Köşedeki pastaneye uğrayıp kaşarlı poğaçayla limonata ısmarladım. Poğaça taze çıkmıştı. Henüz sıcaktı. Diyeti boşverip bir tane daha ısmarladım. Poğaçam gelirken pastaneden içeri şoför Hüseyin girdi. Beni görür görmez yürüyüşü değişti. Tek kaşı hafiften yukarı kalktı. Abartılı bir biçimde beni selamladı. Kızdım ite!
Pastacı beni iyi tanır. Durumu anladı.
"Abicim başka bir arzunuz var mıydı?" diye araya girdi.
"Sağ olasın, yok," dedim.
Önüme dönüp poğaçama devam ettim.
Hüseyin de aldığı poğaçayla başka yer yokmuş gibi gelip dibimdeki masaya yerleşti.
"Günaydın efendim," dedi. "Nasılsınız?"
"Teşekkür ederim."
"Bakın size siz diye hitap ediyorum," dedi. En azından bunu akıl etmesi kayda değer bir gelişmeydi.
"Aferin," dedim.
"Bakıyorum sizin ise kibriniz ve küstahlığınız hâlâ yerli yerinde."
Resmen kaşınıyordu. Şimdi sabah jimnastiği niyetine şöyle bir duvardan duvara savrulmayı nasıl da hak ediyordu.
Duymazdan geldim.
"Bir yere gidiyorsanız bırakayım…"
Pastacı durumun kızıştığını fark ediyordu, ama kaygılı bakmaktan başka bir şey elinden gelmiyordu. Haklı olarak dükkânı dağılsın, cam, pencere kırılsın istemiyordu. Hele sabah işe gidenlerin uğradığı bu saatte böylesine bir kavgayı hiç istemediği belliydi.
Poğaçam ve limonatam bitmişti. Peçeteyle ağzımı sildim. Sonra Hüseyin'in gözlerinin içine bakarak peçeteyi dikkatle buruşturup çelik tabağa bıraktım.
"Unutturma seni bir ara döveyim," dedim. "Şöyle uzun uzun…"
"Senin vurduğun yerde gül biter."
Yine 'sen' oluvermiştim. Dayanmaya değmezdi.
Masadan kalkarken sol ayak tekmemle omzuna vurup sandalyesiyle beraber yere devirdim. Gözleri şaşkınlıktan irileşmiş bakıyordu.
"Ne oluyoruz ya!" diyecek oldu.
Toparlanmasına fırsat vermeden yanına dikilip sağ ayağımı boğazına koydum. Hafiften bastırıp konuştum.
"Bu sabahlık bu kadar!"
Bir göz kırptım.
Poğaça lokması hâlâ ağzındaydı. Nefessiz kaldığı için ağzını açmıştı. Ne var ne yok küçük diline kadar gözüküyordu. Sesi haliyle çıkamıyordu. Biraz daha bastırıp ayağımı çektim. Bunu yaparken yanağına bir de ufak tekme kondurdum. Serseme döndü.
Ben dükkândan çıkarken pastacımız rahat nefes almaya başlamıştı. Hüseyin ise hâlâ yerde, aynı şaşkınlıkla ardımdan bakıyordu.
Cihad2000 Kemal'in evini bulmakta zorlanmadım. Apartman kapısı aralıktı. Hemen üst kata çıktım.
Kara gözlü anne kapıyı açtığında beni hiç de garipsemedi.
"Buyrun geçin, Kemal odasında," demekle yetindi.
Biz odaya girince gelip gizli gizli bizi dinleyip dinlemeyeceği konusunu kafamda tarttım: Yapacak işi yoksa herhalde dinlerdi. Evde televizyon, radyo sesi yoktu. Yani ne konuşsak duyulacaktı.
Kemal beni görünce şaşırdı. Üstünde uyurken giydiği belli eşofmanları vardı. Ayaklarında da kalın yünlü çoraplar.
"Erken geldin. Böyle söz vermemiştin!"
Eliyle dağınık saçlarını düzeltmeye çalıştı.
"Daha banyo bile yapmadım!"
"Boşver," dedim, "böyle de iyisin."
Bu yalan ne kadar işe yaradı bilmiyordum ama bir an olsun gülümsedi.
"Hadi canım," dedi.
"Dayanamadım, meraktan çatlayacağım!" dedim. "Ne buldunsa anlat, öğleden sonra yine gelirim."
"Yalan söylüyorsun," dedi.
Gözlerinin içine baktım. İki göz arasına bakarak, gözlere uzun süre kesintisiz bakıp etkili olmayı, tam da gözlerinin içine bakıyormuş gibi yapmayı eskiden beri iyi beceririm.
"Yalan söylüyorsun," diye tekrarladı. "İstediklerini öğrenip gideceksin. Sonra da gelmeyeceksin."
Gözlerine bakmaya devam ettim.
"Tamam," dedi.
"Haydi o zaman başla bakalım," dedim.
"Daha çay bile içmedim," dedi. "Yeni kalktım. Bütün gece bilgisayar basındaydım. Frechen diye bir Alman şirketinin işi için sabaha kadar oturdum."
Bu Frechen bizim Ali'nin Frechen'i olmalıydı. Demek bizim yerimize bu Stephan Hawking'i tercih etmişlerdi. Kendileri bilirdi. Ben de elbet bir ara onları hack ediverirdim.
"Biraz bekleyeceksin," dedi. "Tuvalete gitmem gerek. Yüzümü gözümü bile yıkamadım. Annem beni yıkamadan kapı dışarı çıkmaz. O varken de ne sen istediğini, ne de ben istediğimi alamayız."
Kafasının çalıştığı kesindi ama benimle kedi fareyle oynar gibi oynamasına da müsaade edemezdim.
"Ben seni yıkarım," dedim.
Nereden aklıma geldi bilmiyorum, ama yapabilirdim. Çok canımı sıkarsa da kafasını suya sokardım.
Gözleri heyecandan parladı.
"Ama olmaz," dedi. "Annem müsaade etmez."
Ağzımı açmama fırsat bırakmadan arabasını kapıya doğru sürüp annesine seslendi ve tabii ki anne anında kapıda belirdi. Beraber banyoya gittiler.
Bu şansımın bana yarattığı bir fırsat olabilirdi. Hemen bilgisayarın başına oturdum. Bir sakatın banyosu öyle üç beş dakikada bitmezdi. Ben de bu arada onun neyi var neyi yok yoklayabilirdim.
Modem bağlantısı devamlıydı. Canım isterse istediklerimi kendi bilgisayarıma transfer bile edebilirdim.
Önce bir güvenlik sistemlerini yokladım. Mükemmeldi. Kendi hazırladığı güvenlik programlan ve saptırıcılar benim de yapacaklarımı gizleyecekti. Yani bir anlamda benim yapacağım işin güvenliğini Cihad2000 kendisi hazırlayıp bırakmıştı.
Bağlantısı hızlı ve güçlüydü. İlk iş Alman Frechen şirketiyle ilgili her dosyayı kendime yolladım. Bu bir anlamda sanayi casusluğu yapmak gibiydi, ama sonra sistemlerine girip bütün bunları keşfetmeye çabalamaktan çok daha kolaydı. Evde bir ara sakin kafayla bakıp ne olduğunu anlardım. Şimdi sadece kopyalıyordum.
Benimle ilgili bilgileri kaydettiği koca bir klasörü vardı. Haliyle onu da olduğu gibi postaladım. Sonra da hepsini güzelce sildim. Tek bir iz kalmayıp, dosyalar yeniden yüklenemeyecek şekilde de o alanı kirlettim.
Banyodan su sesi gelmeye devam ediyordu. Ne aradığımı bilmiyordum ama önüme gelen her şeye bakıyordum. Bir ara gözüme kopyalamış olduğu pornolar takıldı. Aynen tahmin ettiğim gibiydi: sert adamlar, deri kıyafetli, iri göğüslü kadınlar, aksesuar olarak kamçılar, sivri topuklu çizmeler… Fazla zaman harcamaya değmezdi, banyo bitmeden ne arıyorsam bulmalıydım.
Biraz heyecan iyidir. Adrenalin salgısını artırır. Alnımın terlediğini hissediyordum. İlk defa böyle bir şey yapıyordum. Ve heyecanlıydı!
Ad yerine numaralanmış yüzlerce klasör ve dosya vardı. İçlerine bakmadan ne olduklarını anlamam zor oluyordu. Masanın etrafında ise onlarca CD-Rom vardı. Göz atmam gereken malzemenin çokluğu beni daha da heyecanlandırıyordu.
Banyodaki su sesi kesildi. Kurulanmak ne kadar sürerdi? İşte o kadar vaktim vardı. Klavyedeki tuşlara olabildiğince süratle dokunuyordum. Klasörler açılıp kapanıyordu. Açılan ve kapanan pencerelerin hızı parmaklanma yetişemiyordu. Ve işte birden Adem Yıldız adı karşıma çıktı. Klasörü olduğu gibi kendi adresime postaladım.
Umduğumdan büyük bir klasördü. Yavaş gidiyordu. Lanet olsun, biraz daha sürerse yakalanacaktım. Bir de başıma Cihad2000 delisini hacker olarak sarmak istemiyordum.
Banyodan tekrar su sesi gelmeye başladı. Herhalde tıraş oluyordu. Anne banyodan çıktı. Ayak seslerinden anladım. Bulunduğum yerden beni göremezdi ama kafasını uzatmasına bakardı.
Yaptıklarımın izlerini ortadan kaldırdım. Ve nitekim anne kapıdan elinde iki bardak çayla girdi.
"Kemal tıraş oluyor. Şimdi gelir."
Hayır ben çayıma şeker koymuyordum. Kemal'in çayına iki şeker atıp karıştırdı ve az evvel kalktığım masaya onun için bıraktı.
"Kahvaltı hazırlıyorum. Siz de bir lokma birşeyler yersiniz değil mi?" dedi.
"Gelmeden etmiştim," dedim. "Teşekkürler. Çay yeterli."
Anası çıkarken Kemal geldi. Tıraş sırasında çenesini kesmişti. Kesiğin üstüne koca bir parça pamuk yapıştırmıştı.
"Sıkılmamışsındır," dedi. "Ne de olsa karıştıracak çok şey var."
Bunları söylerken bir de göz kırptı. Islak saçları yağlı etkisi yapıyordu.
Neler bulduğumu bilmiyordum ama birşeyler bulmuştum. Kendimle ilgili dosyayı yok ettiğime pişman oldum. Nasılsa anlayacaktı. Anlayınca da bana düşman olacaktı. Yapmış olduğum şey hiç de akıllıca olmamıştı. İtiraf etmeye karar verdim.
"Ne var ne yok diye bakarken kendi adıma rastladım. Benimle ilgili ne kadar çok bilgi toplamışsın."
Annenin kahvaltı tepsisi getirmesi ile itirafım yarım kaldı. Onun yanında devam edemezdim.
"Uzun zaman aldı," dedi Kemal gülerek. "Hepsini toplamak uzun zaman aldı."
Tepsiyi olduğu gibi Kemal'in yanma bırakan anne klasik Türk misafirperverliği ile ısrar etmek ihtiyacındaydı.
"Evladım siz de birşeyler yeseydiniz."
Karnım toktu ama taze kızarmış ekmeklerin kokusu iştah açıcıydı.
"Teşekkür ederim efendim," dedim. "Sahiden tokum. Gelmeden az evvel yemiştim."
Uzun zamanını almış dosyaların hepsinin uçtuğunu görünce Cihad2000 herhalde aynı şekilde gülümsemeye devam etmeyecekti.
Allah'tan anne tepsiyi bırakıp çıktı.
"Ben," dedim, "onları yok ettim."
Bir an gülümsemesi dondu.
"Şey," diye devam ettim, "benimle ilgili bu bilgilere benden habersiz ulaşmış olman hoş değil. Bu dikizlenmek gibi bir şey. Çok fena bir şey. Kendimi kötü hissettim. Ve hepsini birden temizledim."
"Yapmamalıydın," dedi.
Haklıydı. Aptallık etmiştim. Gülümsemeye çalıştım. Elimden geldiğince baştan çıkarıcı olmayı denedim. Ama herhalde Woody Allen gibiydim.
Birden bir kahkaha patlattı.
"Şaka yaptım," dedi. "Kızmadım. Nasılsa her şeyim yedekli! Her şeyin yedeği var. Disklerde. Yüklemem on saniyeye bakar."
Anlaşıldı, kendimi affettirmek için yine performans göstermem gerekecekti. Haliyle derileri giyerek onu daha da coşturuyordum. Bilinçaltını bu kıyafeti seçerken ne yapıyordu acaba?
Kahvaltısını ederken bulduklarını anlatmaya başladı.
"Senin verdiğin nickler var ya, hep aynı yere çıkıyor," dedi. "Starman ve * adam aynı. İkisi de Adem Yıldız!"
"Nasıl yani?" dedim. "Şu Yıldız marketler mi?"
"Hu," dedi, "sadece marketler değil koskoca bir şirketler grubu."
"Hayret," dedim. Tiyatro yapmasam olmazdı. Adem Yıldız adını ortaya atan ben olmak istemiyordum.
"Hep onun bağlantıları," dedi. "Uğraşmadım bile. Sistemlerini kurarken benden danışmanlık aldılar. Hepsini avucumun içi gibi biliyorum. Nereden bağlanırsa bağlansın, ne kadar uyduruk nick seçerse seçsin koyduğum takip kodlarıyla onları hemen tanırım."
"Vay be," dedim.
Sahiden iyiydi. Ben de sistemlere danışmanlık yapıyordum, ama böyle hinlikler hiç düşünmemiştim. Kimin nereye bağlandığını izleme hevesim hiç olmamıştı.
"Sistem basit," dedi. "Her kullanıcıya görünmez bir kuyruk takıyorsun. Ana sistemden geçmeden hiçbir yere açılamıyorlar. Sonra bu kuyruk gittiği her yerden tanınıyor. Yani sadece benim tarafımdan. Başkası göremez."
"Peki 'kızıl yıldız', o kimmiş?" dedim.
"Ha bak o biraz garip," dedi. "O da Adem Yıldız olabilir, ama emin değilim. Hep farklı numaralardan ve piyasa sistemlerinden bağlanıyor. Gece bulacaktım ama başka işim çıktı."
Yine göz kırptı.
"Anlarsın," dedi. "Frechen'ciler önce size gelmiş, sonra beni buldular."
"İyi," dedim.
"Kendimi buldurdum!" dedi. "Siz adamlara teklif vermekte sallanınca doğrudan üstlerine gittim. Kendimi tanıttım, işi aldım."
"Ali bozulacak," dedim.
"Senin sümsük paragöz mü?"
"Sümsük denemez." dedim.
"Onunla da yatıyor musun?"
"Seni ilgilendirmez," dedim. "Adem Yıldız'ı anlatıyordun."
"Evet yatıyorsun," dedi. "Yoksa kesinlikle böyle demezdin."
"Seni ilgilendirmez," dedim.
Beni kızdırmaya çalışıyordu. Bu belliydi. Kızınca ona iki tokat atmamı, karnı doydu şimdi de azgınlığının giderilmesini istiyordu. "Adem Yıldız?" dedim.
"Nicklerin ikisi kesin onun," dedi. "Tanırım, pisliğin tekidir. Babası adam olsun diye çok uğraştı ama zor. Babasının yanında süt dökmüş kedi gibidir. Sözde lafından çıkmaz, onunla Cuma'ya gider. Hatta Hac'ca bile gitti. Babası ortada yokken dejenere herifin tekidir."
Adem Yıldız'ın yatak numaralarını söylememek için kendimi zor tuttum.
"Epey iyi tanıyorsun galiba," dedim.
"İşlerini yaparken gördüm. Bana hep pislikmişim gibi davrandı. Paramı öderken de sadaka verir gibi ödedi. Biraz da o yüzden onu tam takibe almıştım."
"Peki ya diğer nickler?" dedim. "Dedim ya 'kızıl yıldız' piyasadan biri."
"Ya diğeri," dedim. "Adam star?"
"O da onlardan biri. Ama Adem Yıldız değil. Yan şirketlerden birini kullanıyor. Bir oradan, bir buradan bağlanıyor. Seyyar biri."
"İyi iş becermişsin," dedim.
Yan şirketlerden biri dediğine göre pekâlâ Astro Taşımacılık veya Star Air olabilirdi. Yani Fehmi olabilirdi. Ya da Adem oralara gittiğinde, bu nickle bağlanıyordu.
Yüzündeki ifade sıranın bana geçtiğini, artık ona vaat etmiş olduklarımı beklediğini söylüyordu. Ben ise ne yapıp nasıl başlayacağımı ya da nasıl kaçıp kurtulacağımı düşünüyordum.
Kara gözlü anne imdada yetişti.
"Kemal, ben pazara gidiyorum. Arkadaşın da var. Bir şey icap ederse sana yardım eder. Edersiniz değil mi evladım?"
"Elbette," dedim.
"Ben geç kalmam."
Anne kapıdan çıkar çıkmaz Kemal'in gözlerindeki kösnül bakışlar geri geldi.
"Bulduklarım bu kadar değil."
"Anlatsana," dedim.
Havayı değiştirmek için de oturduğum yatakta arkaya yaslanıp gevşemiş gibi yaptım. Böyle yaparak bacak aramdaki kabartıyı tam da gözüne sokar hale getirdiğimi fark etmedim.
Tekerlekli sandalyesinde iki büklüm olarak elini uzatıp üzerine koydu.
"Sıra sende," dedi.
Derhal oturuşumu değiştirdim. Yoksa yatağa üstüme gelmesi işten bile değildi.
"Daha çok erken," dedim. "Sabahları hiç yapamam."
"Haaaddiii…"
"Sen biraz daha anlat," dedim. "O zaman belki…"
"Hayır," dedi. İnatçı çocuklardan beterdi.
Anlaşılan başlıyorduk. Kalkıp suratına bir tokat attım. Tabii ki hoşuna gitti.
"Evet," dedi.
"Bak," dedim. "Sen doğru dürüst anlat, benim de sana bir sürprizim olacak."
Sürprizin ne olduğunu bilmiyordum ama elbet bir tane bulurdum.
"Sürpriz isteyen kim?" dedi. "Böylesi yeterince iyi."
"Boşalınca anlatmazsın," dedim.
"Bana hâlâ güvenmiyorsun."
"Güvenmem için bir neden göster," dedim. "Her chatte abuk sabuk float yapıyorsun, iki lafın arasında vaaza başlıyorsun, sureler geçiyorsun. Ne bulduğunu bile karşılık almadan söylemiyorsun."
"Hayat bana öyle öğretti," dedi. "Biliyorsun hayat acımasızdır. Bana daha da acımasız davrandı. Karşılıksız bir şey alıp vermemeyi öğretti."
Bir bu eksikti. Sosyal içeriğimiz eksik kalmıştı, onu da tamamlıyorduk.
"Aman canım abartma," dedim.
"Abarttığım falan yok," dedi. "Benim gibi kaç kişi gördün, tanıdın? Üstelik bilgisayarıma girip dosyalarımı da karıştırdın."
"Sen de bana yapmıştın," dedim. "Ben internetteyken bağlanıp gizlice… Hırsız gibi."
"Sen çok adisin," dedi. "Üstelik kötü bir oyuncusun. Senden daha iyisini beklerdim. Ama madem öyle dediğin gibi olsun."
Sandalyesini masasına geri sürdü. Kahvaltı tepsisinden bir zeytin daha alıp ağzına attı. Çekirdeği tükürürken anlatmaya başladı.
"İstanbul dışında ölenlerin ölüm tarihlerinde Adem Yıldız da oralardaymış. Van'da mağaza açılışı ile İranlı Muhammet'in ölümü, Antalya'da StarAir charter seferlerini başlatırken kekeme Musa'nın ölümü aynı tarihlere rastlıyor."
Masasından bir sarı zarf alıp uzattı.
"İşte tarihlerin kayıtları. Senin için basıp hazırlamıştım bile."
Zarfı alıp açtım. İçinde Van'daki Yıldız Market'in açılış töreninden gazete ve internet haberleri vardı. Ve StarAir'in Türk turizmine katkısı olarak Almanya ile karşılıklı charter seferleri düzenlemesi haberi.
"Bunlar işime yarar ama hiçbir şeyi ispatlamaz," dedim.
"O da sana kalmış," dedi.
Kararsızca elimi ona uzattım.
"Teşekkür ederim," dedim. "Belki de dost olabiliriz. Senin düşmanlığını istemem."
"Tabii çünkü korkuyorsun. Benden korkuyorsun."
"Belki de," dedim. Elim havada kalmıştı.
"Şimdi artık git," dedi. "Beni hayal kırıklığına uğrattın. Seni farklı sanmıştım. Ama değilmişsin."

23.

Cihad2000'in yanından fırtına gibi ayrıldım. Benim ona âşık olduğumu, aşktan geçtim ilgi duymuş olmamı beklemesi tam anlamıyla gafletti. Ben de buna bilmeden, farkında olmadan çanak tutmuştum. Ama artık olan olmuştu. Başıma nasıl bir bela sardığım artık zamanla ortaya çıkardı. Belli olmaz, belki de ileride sahiden dost olurduk. Yaptıklarına saygı duymuştum ama bu ona bir erkek olarak, hem de en azgınından bir mazohist erkek olarak ilgi duymamı gerektirmezdi.
Uykusuzluk üstüne bu sinir bozukluğu tuz biber ekmişti. Evde Ponponla olmak fikri hiç çekici gelmediği için doğrudan ofise gittim.
Ali ortalıkta yoktu. Zevzek sekreter Figen'e bana asla telefon bağlamamasını tembih ederek odama girdim. Cihad2000'in bilgisayarından kopyaladıklarıma bakacaktım.
Sabah erken içtiğim kahvenin bende hiçbir izi kalmamıştı. Beynim delicesine kafein istiyordu. Zaten diyeti iki koca poğaçayla boşvermiştim, bir kahvenin daha ne kadar zararı olabilirdi?
Kendi bilgisayarında umarsızca pasyans açan Figen'e bana koyu ve sütsüz bir kahve hazırlamasını söyledim.
Kahve gelene kadar bağlantılarımı hazırladım. Bir iki tane de boş diski yanıma aldım. Başladım dosyaları indirmeye. Önce kendimle ilgili dosyalara baktım. Internet üzerinden yapmış olduğum her şeyi kaydetmişti. John Pruitt'leri bile! Adresim, telefonlarım, internetten yaptığım alışverişlerin dökümü, kime ne yolladığım, hepsi mevcuttu. Cihad2000 sahiden de korkulacak biriydi.
Bunun kaderin bir cilvesi mi yoksa ilahi bir adalet mi olduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar kötüye çalışan bir kafa, öylesine bir bedene hapsolmuştu. Hangisi neden hangisi sonuç, ya da ilahi adaletti? Kendi düşüncemden korktum. Ortaçağda bedenleri şeytanın bedeni diyerek sakatları cayır cayır yakan Engizisyon rahipleri gibi düşündüğümü fark edip kendimden utandım.
Düşüncelerimi kapıyı sertçe vurup taraz saçlı kafasını içeri uzatan Figen bozdu.
"Biliyorum meşgulsünüz," dedi, "rahatsız edilmek de istemiyorsunuz, ama arayan çok önemli dedi."
"Kimmiş?"
"Geçen gün arayan kalın sesli bayan."
Evet, Gönül arıyordu. Onu tamamen unutmuştum. Oysa bana haberleri olduğunu söylemişti.
"Bağla," dedim.
Gönül'ün her zamanki kaygısız şenliği üzerindeydi. Cehaletin bazıları için Tanrı'nın bir lütfü olduğunu düşünmeme neden olacak kadar şen ve şakraktı.
"Rahatsız etmiyorum di mi?" diye başladı.
"Ne münasebet," dedim. "Ben de tam seni düşünüyordum. Nasıl arasam diyordum."
"İyi insan lafının üstüne gelir derler. Bak inan işte kalbim ne kadar temiz."
"Ona şüphem yok," dedim. "Anlatacağın şeyler vardı?"
"İstersen beni yemeğe davet et, konuşalım biraz. Ama geçen gün gittiğimiz yer olmasın. Orada çok sıkıldım. Bizden başka Allah'ın kulu yoktu. Ayol şöyle gözümüz gönlümüz açılsın. Biz de bakalım, bize de baksınlar! Di mi yani."
Şimdi yemeğe gitmenin hiç sırası değildi, ama Gönül'e ulaşmak da kolay değildi. Zaten öğlen olmak üzereydi, ben de acıkmaya başlamış olabilirdim. O anda poğaçaları tamamıyla unutmaya karar verdim.
"Ne o sustun?" dedi. "İstemiyorsen beni açık söyle."
"Yok değil," dedim. "Yer düşünüyordum da."
"Ha tamam," dedi. "Fazla düşünme kafayı yersin sonra."
Üstüne de gevrek bir kahkaha attı.
"Levent'te hoş bir pizzacı var," dedim. "Çok şık ve klas bir yer."
"Olur."
"Ne zaman gelirsin?"
"Öğlen gelirim…"
"Tamam canım da, öğlen saat kaç gibi?" diye sordum.
"Ben şimdi Altımermer'deyim. Oreye ne kadar zamanda gelirim dersin?"
"Altımermer neresi ki?"
"Haseki'nin ora," dedi. "Taksiyle gelmem, bilmiş ol, ona göre. Dünya para veremem."
"Sen bir saat zaman ayır," dedim. "Şimdi saat 11'e geliyor, 12:30'da orada buluşalım. Olur mu?"
"Olur, olur da adı ne ve nerede? Levent koca semt. Birbirimizi ararken kaybolmeyelim şimdi."
"Pardon," dedim. "Adı Pizza Ekspres, Hemen Etiler girişinden girince, Nispetiye Caddesi üzerinde, solda."
"Akmerkez'e giden yol di mi?"
"Evet," dedim. "Namlı kebapçısını geçince."
"Bildim tatlım," dedi. "Elimle koymuş gibi bulurum."
"Peki öyleyse görüşmek üzere şimdilik hoşça kal."
"Bir dakike," dedi. "Beni orede anlarler mi dersin?"
İçimden güldüm. Gönül'ün anlaşılmaması için zekâ geriliğinin had safhasında idiot olmak gerekirdi.
"Dert etme," dedim. "Ha bu arada ben erkek kıyafetliyim. Ona göre."
"Tanırım ayol."
Bu durumda önümdeki Cihad2000 dosyalarının bir kısmı yemekten sonraya kalacaktı. Önümde, iyi kullanırsam verimli olacak bir saatten fazla zaman vardı.
Önce Adem Yıldız klasörünü inceledim. Adamla ilgili her nevi ıvır zıvır bilgi dahi kayıtlıydı. Ailesinin ısrarlarına rağmen evlenmiyordu. Oysa o çevrelerde evlenmek için epey geç sayılacak otuzbir yaşındaydı. Askerliğini kısa dönem yapmıştı. Kıytırık bir imam hatip lisesinden sonra İngiltere'de okumuştu. Herhalde ne olduysa orada olmuştu. Dindar görünmesine rağmen değildi. Seyahatlerini bahane edip ramazanda oruçtan kaçtığı yazılıydı. Bu bilgiye Cihad2000'nin nasıl ulaştığını merak ettim.
Adem Yıldız’ın farklı yabancı şirketlerle yazışmaları, e-postaları toplanmıştı. Aralarında özel bir şey yoktu. Internet kullanırken sıkça porno sitelerde vakit geçiriyordu. Travesti siteleri özel ilgisiydi.
Araba merakı yoktu ama kıyafet merakı vardı. Her şeyin en pahalısını almak alışkanlığı zengin çocukluğundan kalma olsa gerekti.
Zırt pırt seyahat ediyor, gittiği yerlerde fazla uzun kalmıyordu. Okulunu bitirip döndükten sonra, düzenli olarak üç ayda bir Londra'ya gidiyordu. Başka yerler araya karışıyordu. Cihad2000'in kayıtları burada karman çormandı. Çözmeye değmezdi, işte adam geziyordu. Gittiği yerlerde ne tür gariplikler yaptığı ise sonraki sorundu. Bu konuda kayıt yoktu. Belli ki benim Stephan Hawking bunlara ulaşamamıştı.
Dikkatimi çeken garip bir şey lise yıllarındaydı. Evet, liseyi olağandan uzun sürede bitirmişti, ama asıl garip olan yedi sene boyunca okuduğu okul yerine Sakarya İmam Hatip Lisesi'nden mezun olmasıydı. Lise son sınıfta ne olmuşsa, birden okul değiştirmişti. İstanbul'dan kalkıp Sakarya'ya gitmiş, oradan mezun olmuştu. Bir olasılık, zengin ailelerin tembel çocuklarına yapılan torpil olabilirdi. Çocuk normal mektebini bitiremez görününce, onu daha tapon bir okuldan yaptıkları yüklü bağışlarla mezun etmek modası vardı.
Bir dolu fotoğraf kaydedilmişti: Market açılışlarından, gazete, dergi haberlerine kadar. Adem Yıldız hepsinde grand tuvalet, ceketi ilikli, kravatı bağlı, tek kaşı biraz havada, mağrur bir şekilde poz vermişti.
Kravatsız tek resmi Bodrum'da Mazı koyunda su kayağı yaparken çekilmiş olandı. Haliyle paçaları dizlerine kadar inen bir şort giymişti. Göğsündeki kıllar resimde hayal meyal belli oluyordu. Hareketli resim olduğu için bedeni hakkında fazla bir şey söylemek zordu ama body yapmadığı kesindi. Kaim değildi ama sırım gibi de denemezdi.
Acaba resimlerde Fehmi Şenyürek de var mı diye merak ettim. Ama adamın yüzü zihnimde yer etmemişti. Eğer o gece Ahmet Kuyu'nun getirdiği grubun içindeydiyse bile yüzünü hatırlamıyordum.
Vakit tamamdı. Şimdi gidip Gönül'ün bildiklerini, bulduklarını öğrenmek vakti gelmişti.

24.

Ben Pizza Ekspress'in kapalı arka bahçesine yerleştiğimde henüz Gönül gelmemişti. Sipariş vermek için bir misafir beklediğimi söyledim ve taze sıkma bir greyfurt suyu ısmarladım. Sabah poğaçalar, üstüne pizza, akşam da artık Ponpon ne hazırladıysa… Bu gidişle tombiş bir şey olacaktım. Balık eti falan beni kesmezdi. İş çığırından çıktıysa, yani olan olduysa tam olmalıydı. Herhalde bu bir kabullenme olurdu. Gönülle işim biter bitmez bir jimnastik salonuna kapağı atıp yorgunluktan bayılana kadar çalışmalıydım.
Audrey Hepburn görüntümü korumak konusunda kararlılığım, vakit geçirmek üzere incelediğim menüden salata seçmeme neden oldu. Buranın pizzalarına bayılırım, ama iyi kötü korumam gereken bir formum var.
"Merhabaler efendim," diye şakıyarak bana yaklaşan Gönül'ü görünce menüyü bıraktım.
Kendince düzgün olmaya çalışmıştı. Ama yine felaketti. Uzun saçlarına taktığı fosforlu yeşil plastik taç her şeyi ortaya koyuyordu.
Beni öperken sürekli kullandığı ve bol bol sürdüğü, hatta dokunduğu işporta Joop kokusu içimi baydı. Bir fırsatını bulup ona bir şişe düzgün parfüm ya da kolonya hediye etmeliydim.
Huyunu bildiğim için onun yerine seçimi ben yaptım. Ve tercihi olacağından emin olduğum en pahalı pizzayı seçtim. Yüzüne memnun bir gülümseme yerleşti.
"Haydi bakalım başla anlatmaya," dedim.
"Ay şekerim biraz nefesim düzelsin. Yeni oturdum di mi?"
"Merak ettim de…" dedim.
"Anlatıcem… anlatıcem… Ama önce biraz etrafıma bakayım, neredeyim, kimler var, nasıl erkekler var bir göreyim ondan sonra."
Ve başladı zaten bizden başka üç masa olan müşterileri ve garsonları tek tek süzmeye. Kimseyi göz göze gelmeden ve yüzlerine karşı beğenisini ifade eden bir hayranlık nidası koyvermeden geçmedi. Hafiften kızardığımı hissettim. Anlaşılan bir süre Pizza Ekspress'e gelmeyecektim.
"Aman ne şeker garsonler var ayol böyle!"
Daha yüksek sesle söyleyemezdi. Duymayan kalmadı.
"Ne kızarıyorsun kız!" diye de beni azarladı.
"Biraz ayıp oluyor," dedim.
"Nedenmiş ki? Güzele bakmek sevaptır anam."
"Bak ama," dedim, "bağıra bağıra da söyleme."
"Olur," dedi ve sesini sadece bir ton alçaltıp devam etti. "Bilirsin Kadir İnanır kılıklı adamlere dayanamam. Bak işte şu var ya."
Ve parmağıyla işaret etti. O parmağı kaptığım gibi masaya bastırdım.
"Aynı onun gençliği. Ablan kurban olsun sana! Biraz boyu kısa, çenesi çıkık, gözleri de pek benzemiyor ama olsun!"
Kadir İnanır'ın hiçbir dönemini zerre kadar andırmayan garson masamıza ufak ekmekçikler ve baharatlı zeytinyağı getirdi. Haliyle Gönül bakışlarını ondan ayırmadı.
Ağzını açmak üzere olduğunu fark edince masanın altından bacağına bir tekme attım.
"Ay abla acıttın ama!"
"Yeter!" dedim. "Böyle devam edersen bizi az sonra buradan atarlar. Köşedeki büfede ayakta sandviç yeriz."
"Neden ayol bunlerin çükü yok mu?"
Allah'tan bu soruyu alçak sesle sormuştu. Kimsenin duymamış olduğunu var saydım.
"Boşver bunları," dedim. "Sonra istersen Bebek'e ineriz. Orası adam kaynıyor. Şimdi öğrendiklerini anlat."
"Hep böyle ısrarcısın. Hep sorgu, hep sual yani."
Israrla yüzüne baktım. Gözlerini kaçırmadı. Alt dudağını sarkıtıp adli tıptan öğrendiklerini anlatmaya başladı.
Gül'ün cesedinde yapılan inceleme birden fazla kişiyle ilişkide bulunmuş olduğunu gösteriyormuş. Bunu söylerken gözleri buğulandı. Ayrıca biraz işkence bile görmüş. Yani onu dövmüşlermiş.
"Hem de," dedi, "Gül'üm de gelmiş. Yani o da boşalmış. Halbuki hiç yapmazdı, iş diye gittiği vakit boşalmezdi. Sadece zevk için yapınca gelirim derdi. Çok asildi."
Boşalmanın asaletle ne alâkası var diye sormadım. Konsantre olmuş anlatıyordu.
"Hem de pipisinde o çelik halkalardan takılıymış. Hep kalkık dursun diye takılanlerden. Bulduklerinde hâlâ şeyine takılıymış, mosmor olmuş."
İşte bu garipti. Adli tıp raporunda cockring'den söz edilmiyordu. Maktulün ereksiyonundan da tek satır yoktu.
"Onun öyle âdetleri yoktu. Orasına burasına birşeyler takmezdi. Sevişirken çükünü bile saklerdi. Adeta ondan utanırdı. Nerde ortaya çıkarıp inmesin diye dibine halka takmak… Bu iş çok garip. Sana anlatmak istedim çünkü sen çok bilmiş bir şeysin. Komiser Colombo gibi hemen bir şey bulursun."
Komiser Colombo dizisi tarih öncesinde kalmıştı. Cockring'in ise tek anlamı olabilirdi: aktif seks. Ve de bu doğrudan Adem Yıldız beyefendiyi işaret ediyordu.
"Ama sen beni dinlemiyorsun," diye çıkıştı.
Tam zamanında onun pizzasıyla benim devasa salatam geldi. Âdet olduğu üzere garsonlardan biri karabiber değirmeniyle, diğeri de acılı yağ servisiyle gelip Gönül'ün başına dikildiler. İkisinden de istedi.
"Kusura bakma," dedim. "Aklım bir şeye takılmıştı. Onu düşünüyordum."
"Takme kafana tokadan başka şey!"
Ve bir kahkaha daha attı. Az evvelki mahzun halinden eser kalmamıştı.
"Anam yemene bak," dedi. "Benim pizzam nefis. Sen de inşallah o otlerle doyarsın."
"Biraz rejimdeyim de," dedim.
"Ayol ot yemekle zayıflansa inekler nah bu kadarcık kalırdı."
Tabii ki bir gevrek kahkaha daha attı. Şimdiye kadar masamızı fark etmemiş olan varsa, onlar da fark etti. Bu kahkahaları kaçırmaya imkân yoktu. Yakalayınca da sahibini merak etmemek olanaksızdı.
Boş laflarla yemeğimizi bitirdik. Rektoskopide canının ne kadar yandığını elbette ayrıntısıyla anlattı. İştahımı bastırmasına neden olduğu için hiç sesimi çıkartmadan dinledim. Canım salatanın yarısından fazlası kaldı.
Son lokmasıyla tabağına akan sosları sıyırırken bombasını patlattı.
"Biliyor musun ne kıyafetlerini, ne çantasını, ne kimliğini, hiçbir şeyini bükmemişler. Bunu anadan üryan götürmediler ya!"
Güzel soruydu.
"Belki de polisler almıştır," dedim.
Yapmayacakları şey değildi. Trafik kazalarından sonra, ölen insanların kollarında saat bile kalmadığını duymuştum.
"Ayol hangi polis alır Gül'ümün giydiği gibi kıyafetleri."
"Nesi var ki?" diye sordum.
"Senin onu yakın zamanlarda görmediğin belli. Giydiği en büyük kumaş parçası nah bu elim kadardı."
Gösterdiği el hiç de küçümsenemezdi. Ama bu ayrı bir meseleydi.
"O zaman kaybolmuştur," dedim.
"Haydi diyelim kayboldu. Öldüğü yerde bir pabuç, bir don, boş çantası, kimliği, bir şey çıkar ama di mi?"
Haklıydı. Hiçbir şeyin bulunmamış olması garipti.
"Kimlik tespiti nasıl yapmışlar o zaman?" dedim.
"Anam, bizim kızı piyasaya çıktıktan sonra tanımayan polis kalmadı ki. İki günde bir yakalayıp zühreviye götürüyorlerdi. O da parayı bastırıp çıkıyordu."
"Yine de," dedim, "bir yerlerden kimliğini bulmuş olmalılar."
"O zaman sol kıçındaki dövmeden bulmuşlerdir. Kocaman pembe bir gül dövmesi yaptırmıştı. İstanbul'a gelir gelmez. Bir de tanga don giyiyordu. Herkes görsün istiyordu."
Gül'ün kıçını hangi fırsatlarda ve nasıl gösterdiğini sormadım. Niyet olunca bir yolu elbette bulunurdu. Demek ki minik kuş Gül Yusuf hepimizden biraz daha teşhirciydi.

25.

Ofise döner dönmez, Gönül'den aldığım bilgilerin teyidi için Selçuk'u aradım.
"Bu iş seni epey sardı galiba," dedi. "Bakıyorum her gün arıyorsun. İşin olmasa sesin çıkmaz. Sağ mısın bilinmez."
"Ne olur sitem yapma," dedim. "Polisin bu tür olaylara yaklaşımını sen benden iyi bilirsin. Ortada ne delil var ne de doğru dürüst araştırma. Travestinin teki ölmüş deyip atıyorlar kenara. Ben bu konularda biraz hassasım."
"Anlıyorum," dedi.
Gönül'den öğrendiklerimi sıraladım.
"Neden bunlar kayıtlarda yok?" dedim. "Hem sahiden kızın, yani Yusuf'un hiç mi eşyası yokmuş? Çantası, üstünde başında olanlar nerede?"
"Yahu haklısın, benim de kafam karıştı şimdi. Ben bir sorayım. Bizimkilerden bir ikisine biraz ricamız geçer. Bir yoklayayım. Sana dönerim."
"Ben ofisteyim," dedim ve ofis numaramı verdim.
"Bu arada DNA testlerinden ne haber?" diye sordum.
"Daha çok erken," dedi. "Bir hafta on günden evvel bir şey çıkmaz."
"Malum bürokrasi," dedim.
"Yahu öyle deme," dedi. "Tamam bizimkilerin de çok savunulacak şeyi yok ama hem işleri çok hem de uzman az. Biri, bir işin üstüne gitmezse, kimse takip etmezse öyle kalıyor işte."
"Tabii," dedim. "Bir de ölen travtesti olunca kimse işin üstüne gitmek istemiyor. Ne de olsa adları falan çıkar…"
"Koçum abartma o kadar. Bak, biz takip ediyoruz değil mi ya? Adım çıkarmadım çıkarı bıraktık kenara."
Daha dün söyledikleri aklımdaydı ama üstüne gitmek işimi kolaylaştırmazdı.
"Peki," dedim. "Yanıma bir polis verseler de ben araştırsam. En azından şu Küçükyalı'daki evi, sarnıcı, bahçeyi…"
"Delirdin mi sen. Hiç kabul ederler mi!"
"O zaman ben kendim gideceğim," dedim.
"Ona karışamam. Başına bir şey gelirse yardıma da söz veremem."
Telefonu kapattıktan sonra öğlen tatilinde saçlarımı daha da taraz taraz hale getirmiş olan Figen'e emniyetten aranırsam ya da Selçuk Tayanç ararsa mutlaka bağlamasını tembih ettim.
Yerime dönmemle telefonun çalması bir oldu. Arayan Selçuk'tu.
"Bir şey söylemeyi unuttum," dedi. "Birini daha bulmuşlar. Kim olduğu bilinmiyor. Uzun süredir denizde kalmış bir ceset. Ama silikon göğüslü bir erkek cesedi."
Nefesim tıkanacak gibi oldu. İçimden sürekli, onun birden canlı olarak ortaya çıkacağını umuyordum.
"Funda," dedim. "Asıl adı Yunus olmalı. Ama soyadını bilmiyorum. Merak ediyorsanız öğrenirim."
"İyi olur ya," dedi. "Bizim de çocuklara bir yardımımız olsun."
İşte, Funda Yunus da, Yunus peygamber gibi balıklara yem olmuştu. Hazreti Yunus'u yutan dev balık bizim kıza dokunmamıştı. Hem zaten kutsal kitapta Yunus peygamber, onu yutan balığın karnında yıllarca yaşar, sonra dışarı çıkar ve işine devam ederdi. Bizim Yunus ise sizlere ömürdü.
Ne kadar zamandır kayıp olduğunu, yani ne kadar zamandır denizde kaldığını hesaplamaya çalıştım. Funda'nın kaybolduğu yaz başından bugüne aylar geçmişti. Çürümeden kalmış olması imkânsızdı. Tuzlu su ne kadar salamura etkisi yaparsa yapsın, bir ceset, nihayetinde et, su ve kemikten oluşan bir beden, bu kadar dayanmazdı.
Burada da bir karışıklık vardı.
Selçuk'a Funda Yunus'un soyadını öğrenme sözü vermiştim. Bunu en iyi Hasan öğrenip hallederdi. Hem daha ona Adem Yıldız'ın marifetlerini de anlatamamıştım.
İlk çalışta açtı. Funda olduğunu tahmin ettiğim cesetten bahsettim. Haberi vardı.
"Bana neden haber vermedin?" dedim.
"Sanki sana ulaşabiliyor. Ponpon'a en az beş mesaj bıraktım. Ofisi aradım, sekreter bağlamıyor, not almıyor. Artık sen de bir cep telefonu alsan iyi olur," diye beni azarladı.
"E pekiyi neymiş?"
"Aslında Funda olabilir de, olmayabilir de. Cesedin tanınmasına imkân yokmuş."
"Ama memeleri varmış," dedim.
"Evet, silikon erimiyor, çürümüyor," dedi. "Zaten onun için polis hemen bizim kızları aramış. Tanıyan var mı diye."
"Sonra?"
"Yoldan topladıkları iki kızı götürmüşler. Biri görünce bayılmış. O kadar korkunçmuş. Bir şey diyemeyiz demişler."
"Hasan," dedim, "bu Funda'nın, yani Yunus'un soyadını bir öğrensene."
"İsimler bitti şimdi de soyadlarıyla mı uğraşıyorsun."
"Bu önemli," dedim. "Birine bir borç ödemesi olacak."
"Polistir."
"Tombala," dedim. "Evet, polisten bir arkadaşıma söz verdim."
"Tamam," dedi. "Hallederiz. Ama bak, bilmiş ol hiçbir ceset o kadar süre denizde kalmaz. Polis de söyledi. Yani bu Funda olmayabilir. Fazla da ümitlenme."
"Eğer onu başka yerde saklayıp sonra denize atmadılarsa," dedim.
"Ne yani dondurup mu beklettiler?"
"Neden olmasın…"
Telefonu kapatınca öylesine attığım dondurulma konusuna takıldım. Soğuk hava depoları ne güne duruyordu. Büyücek bir derin dondurucu bile bu işe yarayabilirdi. Cesedi bir süre dondurucuda bekletmiş, sonra, yakın bir zamanda denize atmış olabilirlerdi. Donuk cesedin çözülmesi ve haliyle de çürümesi daha uzun zaman almış olabilirdi.
Peki büyük soğutucular ya da soğuk hava depoları nerede olurdu? Gıda işinde. Adem Yıldız ne yapıyordu? Pasta çörek. Tutarlı bir veri daha çıkmıştı. Ama delil hâlâ yoktu.
Düşünmeye ihtiyacım vardı ama bir türlü konsantre olamıyordum. Gözümün önüne sürekli vahşi öldürme sahneleri geliyordu. Adem Yıldız değme korku filmlerine taş çıkartacak şekilde bizim kızları öldürüyordu.
Her nasılsa Bebek Vuslat elinden kurtulmuştu. Onu da uyarmalıydım. Ne olur ne olmazdı. Adının Dursun olmasına güvenip oturması tehlikeli olabilirdi.
Bir yolu olmalıydı. Bu Adem Yıldız’ın bir yerlerde bıraktığı bir iz olmalıydı. DNA testleri sonuçlanırsa, ki fazla ümidim yoktu, ispatlanabilirdi. Ama adamı nasıl suçlayacaktık. O koskoca bir Adem Yıldız'dı. Polis durduk yerde, benim lafımla onu göz altına alıp DNA testi yapamazdı. Her erkeğin DNA’sını test etmek ve uyanı bulmak ise imkânsızdı. Ponpon'un dediği gibi "erkeğin kilosu beş kuruş"tu.
Kafamı toplamayı beceremediğim sürece burada böyle oturmanın anlamı yoktu. Cihad2000 dosyalarından bir şey çıkmıyordu. Varsa bile ben göremiyordum.
Kalkıp spor salonuna gitmeye karar verdim. Biraz bedensel çalışma iyi gelecekti. Hem de fazladan yediklerimi yakıp vicdan azabından kurtulurdum.

26.

Şahane ve fevkalade riskli bir plan yaptım.
İhtiyacım olan şey neydi? Somut bir delil. Bulamıyordum. Madem bulamıyordum, kendi delilimi kendim yaratabilirdim.
Bu kurdun inine girmek anlamına geliyordu.
Adam neden hoşlanıyordu? Çıtır travestilerden. Ben çıtır mıydım? Hayır. Önce çıtır bir kıza ihtiyacım vardı. Yem olarak. Öne sürülecek, tehlikeyi göze alacak ve her an benim izleyeceğim bir kız. Tercihen de adı bir peygamber adı olmalıydı.
Aklımı peygamber isimlerine taktım. Adaşı henüz öldürülmemiş peygamber isimleri düşünüyordum. Liste yapmaya başladım: İsa, Nuh, Lut, Bünyamin, Zekeriya, Yahya, Yakup, Davut… hatırladıklarım bunlardı. Yeter de artardı bile.
İsimle arasında en garantili olanlar İsa ve Nuh'tu.
Kafama takılan, ancak hemen savuşturduğum konu ise kızın bunu kabul edip etmeyeceğiydi. Aklı olan kabul etmezdi. Etmezdi ama yine de beni rahatlatan iki şey vardı.
Birincisi, bizim kızlara bu anlamda akıllı demek ayıp olurdu. Sıradan halkın algıladığı haliyle akıllı, uslu sayılmazlardı. Bunu hiçbirimizin pek istediğini de sanmıyordum. Biraz uçuk kaçık olmak, bazı riskleri almak, beklenen davranışların dışında davranma özgürlüğü sağlıyordu.
En az benim kadar deli olan birilerini mutlaka bulurdum. Bu arada aklımdan tiplerle isimler geçmeye bile başlamıştı.
İkinci ve aslında daha tehlikeli olan konu ise, yem olacak kızın bunu bilmesi gerekmiyordu. Bu tehlikeliydi. Hainlik bile sayılırdı. Ama her dakika yakınında olursam, gözüm üstünde olursa bu tehlikeyi en aza indirebilirdim.
Adem Yıldız, zerre kadar tipim değildi ama bir dolu kızın hoşlanacağı bir tipti. Uzunca sayılmazdı, ama ince yüzü boyunu olduğundan uzun gösteriyordu. Açık buğday teni bizim kulübün ışığında iyice beyaz görünmüştü gözüme. Bu beyaz ten üstüne koyu saçlar ve inceltilmiş sakal kontrast yapıyordu. Erkeklerde dar ve elma gibi çıkık kıç severim. Adem Yıldız öyle değildi. Hatta kaim sayılırdı.
Pahalı giyiniyordu. Dikkat etmemiştim ama altın Rolex'i bile olabilirdi. Bu bile kızların bir kısmı için yeterince çekici bir nedendi.
Hilton squash salonunda, bu saatte eş bulamadığım için tek başıma duvara sert vuruşlar yaparken bunları düşünüyordum. Ortaya bir yem sürmek, bizim kızlardan birini tehlikenin kucağına atmak…
Bizim kızları gözümde canlandırınca kendi planımdan kendim ürktüm. Hem ben sadece kulübe gelen kızları tanırdım. Dışarıdakileri, başka kulüplere takılanları tanımazdım. Bunları bilse bilse Hasan, bir de çıtırcılığını yeni öğrendiğim Şükrü bilirdi.
Yediklerimin hepsini yaktığıma ikna olana kadar salonda kaldım. Ben duşlara geçerken ortalık yeni hareketlenmeye başlıyordu. Gelenleri biraz kesip duşa öyle girmeye karar verdim. Hoş biri çıkar diye ümit ettim. Belki biraz göz banyosu yapar ve adam hoşuma giderse de yaptırırdım.
Sodamı bitirene kadar sallandım. Gelen topu topu iki kişiydi. Biri asla benim tipim olamazdı. Fazla tombuldu. Derhal beni anladı. Diğeri ise en az benim kadar kırıktı. Fark ettirmediğini sanıyorsa yanılıyordu. Ehil gözlerden kaçmazdı. Yanımdan geçerken beni rakip tartar gibi süzdü, ben de başımla sessiz bir selam verdim.
Fazla sallanmamaya karar verip duşa geçtim. Ve kısmetime tombul olan perdesi açık önünü sabunlayarak beni bekliyordu. Bakışları ürkekti ama diğer tarafı tam yol gaz almıştı. Göz ucumla bakmadan edemedim: haşmetli dedikleri cinstendi. Kalın ve iri başlı. Ama adamda iş yoktu. Davetkâr bir bakışla bakıyor, ağzını öper gibi büzüp hırıltılı bir ses çıkarıyordu. Küçümsemeyle bakıp yoluma devam ettim. Uzak bir duş kabinine yerleşip perdemi sıkıca kapatıp yıkandım.
Çıktığımda hâlâ yıkanıyordu. Yine perdesi açıktı. Hâlâ bana havadan kendince erotik olduğuna inandığı öpücüklerden yolluyordu.
Durup haddini bildirmek vardı. Ya da içeride boş gözlerle oturan görevliyi çağırmak. Ama değmezdi. Bunlarla uğraşacak vaktim yoktu. Daha gidip çıtır bir kız, tercihen İsa Musa birini bulacaktım.
Sadece daha da azdırmak amacıyla ben de havaya bir öpücük yolladım.
"Hoşça kal kocacım," dedim.
Eridi, işte o anda eridi bitti. Tek kelimeyle boşalmak diye bir şey varsa herhalde buydu. Derhal perdesini kapatıp işine devam etti.

27.

Ponpon, başında lame türbanı ve üstünde benim pembe bornozumla beni bekliyordu. Daha ben eve girerken ilk cümlesi panik kokuyordu.
"Meraktan öldüm."
"Neden canım," dedim.
"Ayol bir hoşsun," dedi. "insan bir haber verir. Nereye gidiyorsun, neredesin? Arayan arayana! Ne diyeceğimi de bilemiyorum. Onca işin ortasında seni aramaya başladım. Ne ofistesin, ne kulüptesin. Hasan'ı aradım. O zaten bir hoş. Ofiste dedi. Yine aradım, sekreter kız çıktı dedi. Vallahi serseme döndüm."
Sakinleşmeye niyeti yoktu. Üstümdekileri çıkarıp salona geçtim.
"Kemal diye biri aradı," dedi.
Bir bu eksikti. Kemal'in telefona dadanması! Anlaşılan yine telefon numarası değiştirmek zorunda kalacaktım.
"Üst üste arıyor. Sanki başka işi yok. Sana acil mesaj yollamış. Okudun mu diye soruyor. Davut'la ilgiliymiş."
"Davut kimmiş?" dedim.
"Ben bilirmişim gibi bana sorma. Ben senin nerede olduğunu bile bilmiyorum. Nerede kaldı senin Davut'unu bilmek."
"İyi," dedim, "bakarım."
Anında telefon çaldı. Ev sahibesi rolünü pek benimsemiş olan Ponpon hemen kaptı.
"Alo."
Yüz ifadesi şaşkındı.
"Evet, şimdi geldi. Veriyorum," dedi. Ama telefonu bana vermek yerine gözlerini kısarak biraz dinledi. Sonra da kapattı.
"Yine o Kemal. Seninle konuşmak istemiyormuş. Ama mesajımı mutlaka okusun, acildir dedi."
"Garip," dedim.
"Garipten de öte," diye tamamladı. "Bütün gün evde telefonlara baktım, ne kadar delibozuk varsa hepsi senin telefonunda. Ya polis arıyor, ya açan besmele çekiyor… Şöyle düzgün, efendi gibi konuşan, flört edilecek biri çıkmadı."
"Bakmasaydın telefonlara," dedim.
"Ayol nankörleşme," dedi. "Sen arıyorsan diye açtım. Yoksa çok meraklısı değilim senin manyaklarınla konuşmaya. Ama bu arada ilave etmeden geçemeyeceğim, ayağını denk alsan iyi olur. Bunlarla devam edersen senin de başına bir şey gelir."
"Uyardığın için sağol," dedim.
"Anladım. Bir kulaktan girdi, diğerinden uçtu diyorsun. Keyfin bilir. Ben arkadaş olarak uyardım. Gerisini kendin bilirsin. Koca adamsın."
Cihad2000'in bu kadar acil ne yolladığını merak etmeye başladım. Yapış yapış bir aşk mektubu çıkarsa pek şaşırmamaya kendimi hazırlayıp bilgisayarın başına geçtim.
Cihad2000, e-postasını Kemal Barutçu olarak yollamıştı. Tek kelime yazmıştı: 'sana' ve altına kocaman iki tane dosya ilave etmişti. Dosyaları açmadan içime bir kuşku girdi: Ya bana bilgisayarımı mahvedecek bir virüs yolladıysa, ya beni hack etmeye niyetliyse? Aslında bu kadar paranoyak değilimdir ama insanın karşısında Cihad2000 gibi bir deli olunca aklına her nevi kuşku geliyordu.
Derhal internet bağlantımı kesip en güvendiğim virüs tarama programlarıyla dosyaları taradım. Hayret ama temizdiler. Hemen açtım. Ve donup kaldım.
Bodrum'da Davut isimli bir travesti şarkıcının cesedi bulunmuştu. Oradaki kulüplerde orkestra şarkıcılığı yapan biriydi. Ve boğazından içeri kezzap dökülmüştü.
Koltuğuma gömüldüm. Omuzlarım düştü. Tüylerim ürperdi. Kafamda büyük bir boşluk oluştu. Düşünemiyordum.
Omuz üstümden dosyalara bakan Ponpon'un beni yana iteklemesiyle kendime geldim.
"İşte davudi sesli Davut!" diye bir çığlık attı. "Yarabbim sen bizleri koru. Sıra bana geliyor. Allahım koru bizi. Günah işledikse de bizi sen yarattın. Sen bilirsin yüce Allahım. Sen bilirsin beni. Koru bizi Yarabbim."
Ponpon bir isteri krizine girmek üzereydi. Omuzlarından sarsıp kalktığım koltuğa oturttum.
"İnanmıyorum ayol," dedi.
Gözlerini boşluğa dikmişti.
"Davut!" dedi. "Al sana bir peygamber adı daha. Davudi sesli Davut peygamber gibi. Sesiyle dinleyenleri büyüleyen… Ve nasıl ölüyor, sesini kaybederek! Evet, hissediyorum. Sıra bana geliyor."
Bu gidişle durulacak gibi değildi. Zaten iki gündür canımı da sıkıyordu. Biraz geriye çekilip yaylanarak suratına iyi bir tokat attım. Gözlerinde şimşekler çaktı. Ama derhal de kendine geldi.
"Seni küstah!" dedi.
Uzun tırnaklı elleri pençe gibi bana uzandı. Bileklerinden tutup durdurdum. Durumunu hatırlayıp karşı saldırıdan vazgeçti. Anında kızaran yanağını ovuşturmaya başladı.
"Ama çok ağır vurdun. Canımı yaktın."
"Özür dilerim," dedim. "Ben de pek kendimde sayılmam."
"Hafif de vursan olurdu. Biliyorsun etim azgın. Şimdi yanağım morarırsa üç gün işe gidemem."
Bu et azgınlığı da iki gündür sürekli önüme çıkıyordu. Yani canı yanınca eti morarmayan tek ben mi vardım?
Ponpon'un bu gece de işe gitmeyeceği tutmuştu. Kapağı bana attığından olsa gerek galiba çalışmaya gerek duymuyordu. Benim mahvolan sinirlerim ise zerre kadar umurunda değildi. Ponpon'u seviyor, dostluğuna değer veriyor olmam onunla aynı evde yaşamamı asla gerektirmiyordu.
Kendine gelince akşam yemeğini ortaya çıkardı. Tüm squash çalışmamda yaktıklarımı sıfırlayan bol soslu ve haliyle kalorili lazanyayı yerken durumu değerlendirdik. Toplam yedi ölüm etmişti, İbrahim, Yusuf, Musa, Muhammet, Yunus, Salih ve Davut. Ponpon'un adının Zekeriya olduğunu hatırladıkça sinir krizinin eşiğine kadar geliyor, sonra benim yanımda, benim evimde olduğunu hatırlayınca güveni tazeleniyordu. Kafasında bir yerlerde beni Rambo olarak hayal ettiği belliydi, içten içe bundan biraz gurur duymakla birlikte, bir taraftan da bunun bana yapılan bir densizlik olduğunu düşünüyordum.
İtalyan gecemizi tamamlamak üzere kocaman bir tiramisuyu sofraya getirdiğinde kapı çaldı. Zil sesine Ponpon'un ürkü çığlığı eşlik etti. Bakışlarımdan, aklımdan geçenleri anlamış olsa gerek, derhal özür diledi.
"Ay n'apiim kendime hakim olamıyorum," dedi. "Sinirlerim laçka. Sen de burada olmasan ne yapardım bilmiyorum. Şeytan diyor ki git polisten koruma iste. Tabii şeytana uymam. En fazla gider bir özel hastaneye yatarım. En azından kalabalık. Hemşireler falan vardır. Belki de yakışıklı bazı hastabakıcılar…"
Gelen Hasan'dı. Belinden düşen jeanini çekeleyerek içeri girdi. Çabası boşunaydı. Bu jeanin beli kasık hizasından yukarı çıkmıyordu.
Birlikte tiramisunun başına oturduk. Onun Davut'tan haberi yoktu. Yunus'un soyadını öğrenmişti. Ayrıca ölüm zamanı hakkında bir şey bulmaya imkân olmadığını, aynen tahmin ettiğim gibi cesedin bazı iç organlarında donma izlerine rastlandığını da öğrenmişti.
"Ponponcuğum eline sağlık," dedi. "Nefis olmuş."
"Bizde bir garibiz," dedi Ponpon. "Cesetlerden bahsederken yemek yiyoruz. Allahım sen aklımıza mukayyet ol. Böyle giderse sonumuzu hiç parlak görmüyorum."
Aklımdan geçenleri, Adem Yıldızla ilgili kuşkularımı, ortaya bir av sürme niyetimi ortaya anlattım. Ponpon neredeyse her cümleye çeşitli nidalar ekleyerek ne kadar ürktüğünü göstererek beni dinledi. Anlattıklarım bitince de boş tabağını masanın ortasına itekledi.
"Beni dahil etme," dedi. "Ben şimdiden korktum. Elime yüzüme bulaştırırım."
Hasan’ın gözleri parlıyordu.
"Ben varım!" dedi. "Ne gerekiyorsa yapalım. Heyecanlı şeylere bayılırım."
"Bak Hasan," dedim, "bu çok tehlikeli bir şey olabilir. Kızlardan birinin daha hayatı bahis konusu. Kurtaramazsak ya da ortaya bir şey çıkaramazsak ömür boyu bunun vicdan azabını çekeriz."
"Olsun," dedi. "Yine de varım. Sen ne yapılacağını söyle, ben gerekenleri harfiyen yaparım."
"Önce," dedim, "çıtır bir kıza ihtiyacımız var. Cesur, hatta gözü kara, biraz da paragöz."
"Adı da önemli değil mi?" diye sordu Ponpon.
"O kadar da değil," dedim. "Uydururuz."
Evet aslında uydurabilirdik. Bizim kızın adı sorulduğunda doğru söylemesi gerekmezdi. Olmadı biraz çabayla bir sahte kimlik bulurduk. Üstünde İsa, Nuh, Yakup neyse bir şey yazardı.
Ponpon oflayarak yerinden kalktı.
"Kahve istemeyen var mı?" diye sordu. "Ben içmeyeceğim ama size hazırlarım."
Yüzündeki fedakâr anne ifadesi anlatılamazdı. Adeta Hollywood'un 40'larla 50'lerde yardımcı karakter olarak tepe tepe kullandığı cefakâr anne tiplemesine yeni bir boyut katıyordu.

28.

Hasan’ın bulup kulübe getirdiği çıtır sahiden hoştu. İsmi Gürhan'dı. Oturuş kalkışından, konuşmasından anlaşıldığı kadarıyla iyi bir aileden gelmişe benziyordu. Yani tahmin ettiğim kadar çöpsüz üzüm değildi. Fransız liselerinden birini bitirmişti. Henüz bir yüksek okula kapağı atamamış, ortalıkta sürtüyordu. Kendine gay diyordu ama sıfır numara ojeli tırnakları, alınmış kaşları, hafif rimelli gözleri ve terracottalı yüzü birkaç adım ileride olduğunu söylüyordu. Bu konuyu tartışmaya girişmedim.
Birlikte üst kattaki alçak tavanlı ofis odamıza çıktık. Adı ofisti ama daha ziyade ardiye gibi kullanılır hale gelmişti. İçki stoklarıyla peçete ve tuvalet kâğıtları etrafa yığılmıştı.
Hasan, Gürhan'dan önemli bir adamı baştan çıkarmak konusunda yardımcı olmasını istemişti. Anlattığı senaryoya göre adamın sevgilisi olan travesti çok ünlü, bir o kadar da kıskançtı. Adamın başkalarıyla ilişkisi olduğundan şüpheleniyor, ama elinden bir şey gelmiyordu. Evet, adını gizli tutan bu kız, adama yıllarını vermişti. Oysa adam onu gençlerle aldatıyor, sonra da hepsini inkâr ediyordu. Bizim kız ise kendisine böyle davranılmasını asla hazmedemiyordu. Adamın başka biriyle basılması durumda elinde resimleri olursa bunca yılın hesabını soracaktı.
Senaryo ipe sapa gelir gibi değildi. Ama şimdi bunu rafine edecek halimiz yoktu. Zaten Gürhan'ın da fazlasını merak ettiği yoktu.
Hasan’ın şişirmesine göre Gürhan bu konuda yardımcı olursa bu çevrede kendine has bir üne kavuşacak, güçlü ve ünlü kızların, hatta benim desteğimi kazanacaktı. Ortalığa yeni çıkan bir kız için bunlar hiç de azımsanacak şeyler değildi.
Gürhan, en Winona Ryder haliyle oturup bizi dinledi.
"Annem epilasyon parası vermiyor," dedi.
Hasanla göz göze geldik. Galiba bu iş oluyordu. Kıt akıllı çoktur ama bu kadarını beklemiyorduk.
"Yani?" dedim.
"Benim göğsümde kıllar çıkıyor. Ağda yapıyorum ama yine çıkıyor. Anneme söyledim, 'saçmalama' dedi. Ben epilasyon yaptırmak istiyorum."
"Ayarlarız," dedim.
"Bir de…" dedi. "Bir de memelerim sence de ufak değil mi?"
"Sen kaç yaşındasın?" diye sordum.
"On dokuz," dedi.
"Vallahi göstermiyor," diye Hasan araya girdi.
"Doğru söyle," dedim.
"İki gözüm çıksın ki on dokuz yaşındayım. Okula erken başladım."
"Hormon için erken," dedim.
"Ben istiyorum ama," dedi.
Hâlâ kendini gay zannetmesi hoştu. Bu hızla giderse yirmibeşine gelmeden şahane ve minyon bir kadın olurdu.
"Bunu sonra konuşalım," dedim.
Gürhan beni süzüyordu.
"Sen neden göğüslerini yaptırmadın?" dedi.
"Ben böyle seviyorum," dedim. "Bazen kadın gibi, bazen erkek gibi olmak hoşuma gidiyor."
"Maria Callas'a benziyorsun," dedi.
İlk tercihim değildir. Zira Maria Callas'ın çok dönemi vardır. Tombul dönemi, şişko dönemi, Visconti'nin elinden geçince bir Audrey Hepburn dönemi, Onasis'in metresiyken sosyetik leydi dönemi, Onasis onu terkedip Jacqueline Kennedy'yle evlenince de mahsun dönemi. Hangisi diye sormadım. Kendime yakıştırdığım Audrey Hepburn dönemi olduğunu varsaydım.
"Ha bir de unutmadan söyleyeyim," dedi. "Garip şeyler isterse yapmam. Hem ayrıca resim çekecekseniz porno resim istemem. Ailem duysun istemiyorum."
Sapık Adem Yıldız'ın onun için neler hayal edeceğini bilemezdik ama şimdilik garanti verdik.
"Ama bu adam vermekten de hoşlanıyor," dedim.
Gürhan'dan önce Hasan'ın gözleri büyüdü. Bu yeni haber değildi ki. Hiç umursamadan devam ettim.
"Yani senden de isteyebilir…"
"Dedim ya, ben gayim, her yola gelirim, isterse yaparım da."
İçimden 'Oh! Oh!' diye geçirdim.
"Bir mesele daha var," diye Hasan lafı aldı. "İsim konusu."
"Neymiş?" dedi Gürhan.
"Bu adam kutsal isimleri seviyor. Peygamber, evliya adı falan. Onun için ona adının Gürhan olduğunu söyleme. Adın istersen İsa, istersen Nuh olsun."
"İkisini de hiç sevmem," dedi. "Ben Ceren adını seviyorum."
"Erkek adı olarak demek istedik," diye ilave ettim.
"İlla lazım mı yani şimdi bir erkek adı?" dedi.
"Evet," dedim. "Kesinlikle lazım."
"O zaman bana iğneler için de yardımcı olun."
Bunu söylerken elleriyle göğüslerini avuçlamaya çalıştı. Ele gelen bir şey yoktu.
Gürhan, İsa adına razı olmuştu olmaya ama pek zevzekti. Bu akılla ilk fırsatta Gürhan olduğunu söylerdi, iş ona İsa isminin de yazılı bir kimlik uydurmaya, sonra da Adem Yıldız'a beğendirmeye kalıyordu.
Bu süre boyunca bende kalmasına karar verdik. Zaten Ponpon evdeydi. Anaç tavuklar gibi onu korur, kollar, terbiye eder, adap öğretir ve nihayetinde de azdırırdı.
Kulüpten birlikte çıkarken Şükrü'nün bakışlarından bizimkini beğendiğini anladım. Demek bizim İsa' Gürhan klasik oğlancıların sevdiği tipti. Şükrü gözlerim süzüp kendince çapkın olan bakışlarını biz çıkana kadar Gürhan'dan ayırmadı.
Cüneyt'in tuttuğu kapıdan çıkarken de Gürhan başladı:
"Barmeniniz de pek yakışıklı."
"Öyledir," dedim. "Benim burada çalışan herkes yakışıklıdır. Hepsim tek tek seçtim.
"İşimiz bitince bana ayarlar mısın?"
Şükrü buna bayılacaktı.
"Elbette," dedim. "O da seni beğendi zaten."
"Anladım," dedi. "Bakışlarından…"
Gürhan'ın nüfus cüzdanının canı çıkmıştı. Üzerindeki PVC kaplama yer yer soyulmuştu. Cebinde taşımaktan kırışmıştı. Üst katını ütüleyip dikkatle soymak zor olmadı. Sonra isim hanesine aynı renk Pelikan mürekkeple ve yazıyı taklit ederek İsa'yı ilave ettim. Ertesi sabah ilk iş yeni PVC kaplatmak olacaktı.
Cihad2000'den gelen dosyalar Bodrum kaynaklıydı. Demek ki bizim manyak katil Adem Yıldız, Bodrum Mazı koyundaki yazlıklarındaydı.
Oraya gidebilirdik, ama biz giderken o da dönüyor olabilirdi. Bunu bana olsa olsa Cihad2000 teyit ederdi. Ne de olsa Adem Yıldız'ı izlemeye alan oydu. Oturup uğraşsam, onu ben de yakalardım ama hazır kurulu sistem vardı. Adamın nerelerden internet ve sistem bağlantıları kurduğunu Cihad2000 zaten izliyordu.
Bana kırgın olmamasını dileyerek bu konuda ona hemen ayrıntılı bir mesaj geçtim. Elimden geldiğince ölçülü ama vaatkâr bir dil seçtim. Onunla her şeye rağmen işbirliği yapmak istediğimi, birbirimize iş paslayabileceğimizi ilave ettim.
Mazı Koyu öğrendiğim kadarıyla fazla meskun bir yer değildi. Otel, pansiyon zaten yoktu. Bodrum'da oturup bizi keşfetmesini beklemek ise anlamsızdı.
Ancak Mazı koyunda kalabileceğimiz bir yer vardı: Cengiz'in evi. Okullar açıldığına göre eski karısıyla çocukları dönmüş olmalıydı. Yani ev büyük ihtimalle boştu. Onun nasıl razı edileceği ise benim marifetlerime kalmıştı.
Cihad2000'in cevabı çok gecikmedi. Haliyle sitem doluydu. Ama dua ve sure eklememişti. Bunu gelişme hanesine kaydettim. Adem Yıldız’ın ajandasından tüm programını çekip yollamıştı. Bundan, dört gün daha Bodrum'da kalacağını, sonra bir günlüğüne Ankara'ya geçip resmi görüşmeleri olduğunu, bilahare de Kayseri'de yeni tesislerinin açılışını yapacağını öğrendim.
Elimizi çabuk tutmalıydık. Bodrum'daki dört gün idealdi. Yoksa adamı Ankara'da yakalamak ya da Kayseri'de otelde avucumuza düşürmek zor olurdu.
Tüm direnmelerine rağmen Ponpon bizimle gelmeyecekti. Her zamanki panik haliyle ısrar etti. Önce gözlerini süzerek, sonra da sulandırarak bizim için ne kadar korktuğunu söyledi. Korkacak bir şey yoktu. Her şey kontrol altındaydı. Fehmi'yi araya sokup tanıştırma işini kolaylaştırmasına gerek yoktu. Zaten Fehmi'nin Bodrum'da olduğuna dair bir iz de yoktu. Yani, kısacası ve kesinlikle bizimle gelmeyecekti.
"Ama meraktan deliye dönerim," dedi. "Burada tek başıma! Siz, ikiniz orada o manyak katille haşhaşayken…"
İkna etmek gerekmiyordu. Sadece altını çize çize "olmaz" dedim. Yüzüne küs çocuk ifadesini takıp oturdu. Alt dudağını bu kadar sarkıtabileceğim tahmin etmezdim.
Hasan’ın ise kulübü idare etmesi gerekiyordu. Her ne kadar kulübün sorumluluğunu iki günlüğüne Ponpon'a ve Şükrü'ye devredip bizimle gelmek istediyse de, kalabalık olup Adem Yıldız’ın gözünü korkutmak istemiyordum. Adamın bir, bilemedin iki kişiye yaklaşmasıyla dört tane azılı ibneye yaklaşması fark ederdi. Hasan, kendinin de bu hesapla ibne, hem de azılı cinsinden sayılmasına biraz içerlemekle birlikte sesini çıkarmadı.
Bu değişimi de kaydettim. Hasan'dan hep şüphelenmişimdir. Ancak bugüne kadar bir şey çıkmamıştır. Ancak kıçının çatalını göstere göstere bir travesti kulübünde çalışması ve arkadaşlarının tümünün sadece bu çevreden olması bile yeterince manidar gelmiştir. Dans pistinde soyunan oğlanlara bakışı, kızların bazen karanlık masalara çekilip götürecekleri malı kontrol edişlerindeki merakı, sonrasında da her kıza ne olduğunu ve hangi boyda olduğunu en ince ayrıntısıyla anlattırması hep dikkatimi çekmiştir. Demek ki doğru yolda ilerliyordu. Hayırlısı ile bir verse, hem o rahatlayacaktı hem de ben. Bu konuda, fırsatım olursa bir yerlerde mum yakmaya karar verdim.
Ponpon, eni konu sahneden tanınıyordu. Hasan'ı ise kulüpte görmüştü. Rahatlıkla tanırdı. Oysa beni sadece kostümlüyken görmüştü. Günlük kıyafetler içinde, epey kırık bir erkek halimle beni tanıması imkânsızdı. Tamam, imkânsız olmayabilirdi. Adamın zekâsını küçümsememek gerekirdi. Ama en azından tanıması zordu. Ve yanımda sadece himayemdeki 'İsa' Gürhan, yani avım olacaktı.
Hem Ponpon, hem de ben alışması için Gürhan'a sürekli İsa diye sesleniyorduk. Bizim oğlan hevesli olmaya hevesliydi, ama başına neler geleceğini henüz ben de bilmiyordum. Bizim yanımızda olmaktan şimdilik memnundu. Evde geçirdiği sürede etrafta bulduğu ne kadar peruk ve makyaj malzemesi varsa hepsini denedi. Bu konuda pek başarılı sayılmazdı ama zamanla iyileşirdi elbette.
Yapmam gereken bir dolu iş vardı. En başta asla yer bulunmayan Bodrum'a uçak bileti ayırtmak, hemen ardından da Cengiz'le samimi birşeyler yapıp evin anahtarlarını almak vardı.
Alnımın akıyla hepsini becerdim.

29.

Sağ salim Bodrum Milas Havalimanı'na vardık. Galiba İsa Gürhan'ın giyimi konusunda biraz fazla frapana kaçmıştık. Yola çıktığımızdan beri herkesin gözü, kimilerinin de eli üzerimizdeydi. Ziyadesiyle ilgi görüyorduk. Onun halinden yakındığı falan yoktu. Yakman sadece bendim.
Bunca zamandır dangıl dungul ve boş bulduğum gençlerden uzak durmayı becerip, şimdi de her anlamıyla hoppa bir oğlanı peşime takmıştım. Başıma geleni kendim hazırlamıştım. Elbette sineye çekecektim.
Bagajlarımıza yapışan hamalın ısrarla nerede kalacağımız sorusuna cevap vermeyip, onların elinden kaçmayı fırsat bilerek önümüze gelen ilk taksiye bindik. Önceden pazarlık etmeyerek nasıl bir eşeklik etmiş olduğumu Mazı koyuna vardığımızda anlayacaktım.
Yanıma, gerekecek ne kadar malzeme varsa hepsini, hatta fazlasını almıştım. Koca bir çanta dolusu casusluk malzemem vardı. Çoğunu Londra'dan, Queensway'deki SpyShop'tan almıştım. Karanlıkta görme dürbünü, uzaktan ses dinleme cihazı, ısıya duyarlı kameram ve buna uygun filmlerim vardı.
İsa Gürhan ise hem benim, hem de Ponpon'un gardırobundan tek tek seçip beğendiği bir bavul dolusu kıyafet taşıyordu. Seçerken her birini giyip çıkarmış, Ponpon'un yıllardır gözü gibi baktığı sahne kostümlerini rüküş bularak pek küçümsemişti.
Taksi şoförü gençten bir adamdı. Bizi elbette anında anladı. Lakin gerginlikten ona bakacak halim yoktu. O da zaten sadece anladığım belli edip, asılmadı. Yeterince gergindim. Açıkçası buna tahammülüm yoktu. Asılmayı denerse elimden bir kaza çıkabilirdi.
Yol umduğumdan uzundu. Bolca, yeni hopuduk şarkılardan dinledik. İsa Gürhan bütün bu birbirine benzeyen şarkılara mırıldanarak, arada da şarkıcısıyla ilgili yorumlar yaparak, eşlik etti. Sesi beterdi, ama söyleyenlerin de sesi olduğunu kimse iddia etmiyordu.
Mazı koyu, her nasılsa henüz istilaya uğramamış yerlerdendi. Cengiz'in evi koyun dışına doğruydu. Taksiciyi bir servet ödeyerek yolladık.
"Ay ama burası bomboş," diye İsa Gürhan derhal hayal kırıklığını ifade etti. "Bizden başka Allah'ın kulu bile yok. Bodrum'a da uzak. Boşuna geldik."
Ters bakmakla yetindim. O ise alt dudağını sarkıtıp evi keşfe başladı.
Evin keşfedilecek bir tarafı yoktu. Doğrudan içine girdiğimiz salondan başka iki tane ufacık yatak odası, doğrudan taraçaya açılan bir mutfak ve yine ufacık, kabinsiz, öylece ortalıkta duran bir duşu olan banyosu vardı.
Yabani kekik ve biberiyelerle çevrili taraça harikaydı. Bahçe takımları ve masa, kış için içeri alındığından salonda kıpırdayacak yer yoktu. Sırayla dışarı taşınması gerekiyordu. Böyle işleri yapmayı sevmem. Keşke Ponpon da burada olsaydı diye içimden geçirdim. O gocunmadan gün boyu ev yerleştirebilir. Üstelik yeni yaptığı dekorasyon hoşuna gitmediğinde, haydi sil baştan her şeyi tekrar eski haline getirir.
İşe başlamadan evvel, eğer yakınlardaysa, Adem Yıldız’ın dikkatini çekmek niyetiyle radyoyu terasa çıkarıp oynak bir müzik açtım. Cilveli melodiler boş koyda çınlamaya başladı. Üstümüzü değiştirip gösteriyi tamamlayan seksi şortlarımızı giydik. İsa Gürhan'ın yeterince çekici, yani bu şartlar altında kadınsı görünmesi için elimden geleni yaptım. Başına bağladığım turuncu bandana ise son rötuştu. Ve arada isterik çığlıklar atarak işe başladık.
Teras toz içindeydi. Önce yıkamak gerekliydi. Hortumu elime aldım. Hava sıcaktı, biz yol boyu terlemiştik. İşe, İsa Gürhan'ı ıslatarak başladım. Koyun her yanından duyulacak, geldiğimizi ve ne olduğumuzu dağa, taşa, denize ve varsa etraftaki canlılara kafalarında hiçbir soru işareti bırakmadan anlatacak güzel çığlıklar attı. Koyun uzaklarındaki tek balıkçı teknesi düdük çalıp cevap verdi. Islanıp üstüne yapışan t-shirt'ü ile sahiden seksi olmuştu.
Henüz iki koltuğu çıkarmıştık ki Adem Yıldız yanımızda belirdi.
"Hoşgeldiniz."
Sesini boğarak konuşuyordu. Kendince bunun seksi olduğunu zannediyor olabilirdi. En kötü çapkın bakışlarını deneyip, gözlerini kısarak bakıyordu.
"Merhaba," dedi. "Ben Adem. Komşu evdeyim. Sesinizi duyunca merak ettim. Bu mevsimde burası bomboştur."
Kendimi tanıtıp "Bu da İsa," dedim.
İsa kıkırdamakla yetindi. Kiminle tanıştığının farkındaydı. 'İsa' dediğimde Adem'in yüzünde bir tepki aradımsa da bulamadım.
"Cengiz'in arkadaşısınız herhalde," dedi.
"Evet," dedim. "Biraz tatile ihtiyacım vardı. Sağ olsun anahtarı verdi. Biraz kafa dinlemeye ihtiyacım vardı."
Adem Yıldız çalan müziğe bakıp 'bu nasıl kafa dinlemek' dese verecek cevabım yoktu.
"Okullar açılınca burası boşalır," dedi. "Bugünlerde koca koyda benden başkası yok. Zaten fazla ev de yok ya. Oysa bu sene havalar inanılmaz güzel. İyi ettiniz gelmekle."
"Teşekkürler," dedim.
"Ben de yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştım."
Aptalı oynamaya karar verdim.
"Hep burada mı yaşıyorsunuz?"
"Hayır," dedi. "Sadece arada gelebiliyorum."
"Oo," dedim. "Ben de sizi burada yaşıyor sanmıştım."
Son gördüğüm haline göre epey bronzlaşmış tenine bakınca böyle demem yanlış sayılmazdı.
"Yok, değil," dedi. "Aslında ben de İstanbul'da yaşıyorum. Ama iki-üç gün fırsat bulunca buraya kaçıyorum. Yoksa iş güç… Biliyorsunuz işte."
"Anlıyorum," dedim.
"Haydi size yardım edeyim, işiniz çabuk bitsin, sonra birlikte yemek yeriz."
Adem hızlı ve doğrudan gidiyordu. Lafı uzatmaya gerek görmemişti. Böylece akşam yemeğinde bizi garantiye alıyordu.
"Benim evde bekçiyle eşi var. Bilirsiniz işte bahçıvan, aşçı, hizmetli gibi. Akşama bize ziyafet hazırlarlar."
"Ay ne iyi olur," diye İsa ilk defa konuşmaya katıldı. "Bizim dolap bomboş. Mutfakta zırnık yok."
Adem'in evinde yardımcıları varsa, bekçi, bahçıvan, her neyse, yanlarında bir şey yapmayabilirdi. Boşu boşuna bir gece onun sofrasında yemek yemek fikri pek hoşuma gitmedi. Ama yatırım adına yapabilirdim. Hem İsa Gürhan'ın söylediği gibi bizim mutfak bomboştu. Şimdi şehre inip alışveriş yapmak sadece taksi parasını düşününce bile bir servet tutardı.
"Kabul ediyoruz," dedim.
Benimle konuşurken sürekli İsa'ya bakması sinir bozucuydu. Ama işlerin istediğim gibi gittiğini de gösteriyordu.
Eşyaları taşırken anladığım kadarıyla Adem Yıldız göründüğünden daha çevik ve güçlüydü. İşe girişmeden beyaz Burberry t-shirtini çıkartmış, lacivert bermudasıyla kalmıştı. Hımbıl sandığım vücudu hiç de fena değildi. Arada yaptığı espriler bayağı makuldü. Kimine ben bile güldüm. Tahminlerimin aksine rafine bir adamdı.
İsa Gürhan'la flörte başlamıştı bile, ama arada bana da sarkıyordu. Aklından grup yapmayı geçiriyorsa çok yanılıyordu.
Seri katil manyağımın kibarlığı gözümü boyamaya başlıyordu. Kendimi karşı koymaya zorluyordum. Ama tarif edilmez bir çekiciliği vardı: Çok yakışıklı değildi, vücudu harika değildi. Bakışlarında özel bir şey yoktu. Yaptığı esprilerin bir kısmı hoştu. Yani, mantıkla bakınca adamın aslında çekici bir yanı yoktu. Ama çekiciydi işte. Garip bir biçimde karizmatikti. Arada elini bir yere koyusu, bir duruşu, dudaklarını incelterek gülüşü, bazı şakalarında bizi taklit eder gibi kadınsılaşması, sonra en maço haline dönüşü… Evet, adamın garip bir çekiciliği vardı.
Ben karşı koymayı beceriyordum ama gördüğüm kadarıyla İsa Gürhan şimdiden her şeye hazırdı. Ona her şeyi açıklamamakla iyi edip etmediğimi düşündüm. Her şeyi olduğu gibi açıklamış olsam kabul etmezdi. Bilmemesi daha iyiydi.

30.

İşimiz bitince saat yedi buçuk diye sözleştik. Adem hazırlık yapmak üzere kendi evine döndü. Biz de hazırlanmaya başladık.
Ben genelde çabuk hazırlanırım. İsa Gürhan'ın hazırlığı ise bir ömür süren cinstendi. Her seslendiğimde 'geliyorum' diye cevap verip devam ediyordu.
Beklemekten sıkılırım. Lap-top'umu açtım ve derhal internete bağlanıp mesajlarımı kontrol ettim. Kayda değer bir şey yoktu. En azından şimdi acil olarak ele almam gereken bir şey yoktu. Cihad2000 döktürmeye başlamıştı. Bütün mesajlarıma güvenlik kodlarını aşıp ulaşmış, her bir mesaja okuduğuna ve elinden geçtiğine dair imza niyetine bir ayet iliştirmişti. Yaptığı zarar gibi görünse de sinir bozucuydu. Başka zaman olsa çökertirdim her şeyini. Bu işle döner dönmez ilgilenecektim.
Ponpon'u arayıp gelişmeleri bildirmek istedim. Meraktan çatlıyor olmalıydı. Bizden haber almazsa panik halinde ne yapacağı belli olmazdı. Ama ulaşmak mümkün değildi. Evimin telefonu sürekli meşguldü. Anlaşılan Ponpon yokluğumuzda telefonun başından kalkmıyordu. Dönüşte yüklü bir telefon faturasına hazırlanmalıydım.
Evin tamamı avuç içi kadar olduğundan İsa'nın hazırlığını adım adım izledim. Yani son hali sürpriz olmadı. Ama yine de ahu gibiydi. Şu haliyle mankenleri çatlatırdı. Karşıma geçip poz verdi. Gayri ihtiyari ıslık çaldım.
"Biraz beklettim ama nasıl olmuşum?" dedi.
"Değdi," dedim. "Beklettiğine helal olsun."
Ne de olsa onu pazarlamaya çalışıyordum. Öne süreceğim piyondan gösterişli olmak yakışık almaz, ayrıca da hedefi şaşırtırdı. Sade giyinmekle iyi etmiştim. İncecik bej keten pantolon ve dümdüz bedenimi olduğu gibi gösteren, transparan buz mavisi bluzumla gayet sadeydim. İçime giydiğim beyaz g-string arkadan kesinlikle belli oluyordu. Bu kadar iç hoplatıcılık yeterdi.
Akşam serin olabilirdi. Omzumuza birer şal aldık.
Çıkmadan evvel gerekecek her malzemeyi hazırlayıp ortaya bıraktım. Kameranın filmini ve pilini tekrar kontrol ettim. Kayıt cihazı ve minyatür kamerayı da üstüme aldım.
Evden çıktığımızda hava kararıyordu. İki ev arasındaki yol, sahile inip çıkan bir patikaydı. Bunun da çoğunu sert çalılar kaplamıştı. İsa Gürhan süper yüksek topuklu terlikleri üstünde zor yürüyordu. Koluna girdim.
Yol belki kısaydı ama hem her adımımızda artan karanlık, hem de bozuk zemin bizi yavaşlatıyordu. Neredeyse ışıksız Mazı koyu gittikçe kararıyordu. Geride evin bir ışığını olsun yanık bırakmamış olmama hayıflandım. Geri dönüşümüz daha da zor olacaktı.
"Ay ama ben önümü bile görmüyorum."
"Ben kolundayım," dedim.
"Bir de bu terlikler zaten ayağımdan kayıyor."
"İstersen çıkar, eline al," dedim.
"Olur mu hiç," dedi. "Tabanlarım yara olur. Yara olmasa kapkara olur. Hiç sevmem. Adamın karşısına o halde çıkamam."
"Evin önüne gelince denize bir adım girer yıkarsın. Hem de serinletirsin," dedim.
"Sen ne akıllısın ayol," dedi. "Her şeye bir cevap buluyorsun."
Güldüm.
"Ama yine de buz gibi suya giremem," dedi. "Ne var. Beklesin biraz. Sokakta beklemiyor ya… Evinde oturuyor."
Yürümeye devam ettik.
Adem Yıldız'ın evi bizimkinin birkaç katı büyüklükteydi. Yanında bir koca kayıkhane, bahçesinde müştemilatı vardı. Koyun en derin yerindeydi. Karanlıkta denize uzanmış iskelesine bağlı bir de Zodiak vardı. Bütün bunlar Cengiz'in evinden görünmüyordu.
Evin deniz tarafında hafif bir aydınlatma vardı. Sahilden yukarı çıkan merdivenleri tırmanırken İsa Gürhan seslendi.
"Huhuuu… Biz geldik!"
'Bazıları Sıcak Sever' filmindeki Marilyn Monroe gibiydi. Zengin erkeği tavlamaya çalışırken en tatlı sesini çıkarıyordu. Film aklıma gelince kendimi de kadın kılığındaki Jack Lemmon'a benzetmeden edemedim. Komikti.
Masa hazırlanmış, üstüne yanık mumlar yerleştirilmiş, bir şişe şarap ortaya konmuştu. Ama Adem Yıldız ortada yoktu. Evin işlerini yapan bekçiyle karısı da görünürde değildi.
"Huuhuu… Adem Bey… Biz geldik."
İsa'nın sesi sahiden iç gıcıklayıcıydı.
İçeriden Adem'in sesi geldi.
"Siz oturun, geliyorum."
"Ama nerdesiniz?" dedim.
"Kendinize birer kadeh şarap alın…"
Dediğini yaptım. Kadehi İsa Gürhan'a uzatmadan aklım başıma geldi ve durdum.
"Senin içkiyle aran nasıl?"
"İçerim," dedi.
"Kafayı bulursak iyi olmaz," dedim. Gözlerinin tam içine bakarak da ilave ettim. "Anlarsın ya!"
"A doğru söylüyorsun," dedi.
Kadehleri masaya geri bıraktım.
Masada mezeler, antep fıstıkları ve alameti farikaları Yıldız börekleri hazırlanmıştı. Koca bir kâse yeşillik vardı. Elime bir avuç fıstık alıp oturdum.
"Sürpriz!"
Adem Yıldız'a döndüğümde dondum. İsa'dan da yarısını yuttuğu bir "Ay olamaz" çığlığı çıktı.
Ama evet işte olmuştu: Adem Yıldız karşımızda kadın kıyafetleri içinde kollarını havaya kaldırmış takdir bekliyordu. Kafasında kuzguni siyah bir peruk vardı. Bedenini sarıp erkeksi hatlarını iyice ortaya çıkaran lame straples bir elbise giymişti. Göğsündeki kıllar görünüyordu.
Neye uğradığımı anlamadım. Şaşkınlığım sadece yüzümden değil, bedenimin her hücresinden okunuyor olmalıydı.
Adem Yıldız pozunu bozmadan en erkeksi sesiyle "Nasılım ama kızlar?" diye sordu.
'Korkunç' demek isterdim. Ama demedim. En riyakâr halimle "Çok hoş," dedim.
"Fırsat bu diye bizimkileri Milas'a yolladım. Orada kardeşi var. Yarın dönecekler," dedi.
"Ne iyi," dedim.
Neye iyi dediğimi bilmiyordum ama bekçiyle karısını kastettiği belliydi. Demek ki elini çabuk tutmuş, ortalığı boşaltmıştı. Yani canının istediğini kimseler görmeden, duymadan yapabilirdi. Şu aysız gecede koca koyda sadece üç kişiydik.
İskeleye bağlı Zodiak'ı hatırlayınca iyice tadım kaçtı. Bu kadar erken manevra beklemiyordum. Kendimce önlem almış, bir-iki SpyShop malzememi yanımda getirmiştim ama açıkçası bu geceyi sadece tanışma diye düşünmüştüm.
İsa Gürhan alt dudağını sarkıtmış, somurtarak oturuyordu. Adem daracık uzun eteği içinde minik geyşa adımlan atarak her ikimizi de yanaklardan öptü. Gündüzki maço adamın yerine kırıtık biri gelmişti. Üstelik kırıtması pek kabaydı.
"Size eşlik etmek istedim," dedi. "Yoksa her zaman yaptığım şey değil."
"Yakışmış," dedim.
"Yapma," dedi İsa.
"Sahiden yakışmış mı?"
"Oldukça," dedim.
Hepsi yalandı.
"Biliyor musunuz beni yedi yaşıma kadar kız gibi giydirmişler. Annem elbiseler dikermiş. Dantelli, fistolu, jüponlu şeyler. Kafamda kocaman kolalı kurdeleler. Bukleli saçlar. Bütün çocukluk resimlerim öyle!"
"Yani ondan mı ibne oldun?" dedi İsa. "Seni çocukken kız gibi giydirdiler diye mi?"
"Olmadım ki," dedi Adem. "İbne değilim."
"Nasıl yani?"
"Basbayağı…" dedi. "İbne değilim ama arada kadın kıyafetleri giymek hoşuma gidiyor. İpek çamaşırlar, çoraplar, jartiyer… Bedenime değen kaygan dokulu kumaşlar… O kadar. Yoksa hâlâ senin gibi bir çıtırda gözüm var."
En azından bu haber rahatlatıcıydı. Yani hâlâ umut vardı.
"Peki hâlâ bunları sevdiğini ailen biliyor mu?" dedim.
"Yoo," dedi.
"Elbiseleri ne yapıyorsun? Nereye saklıyorsun?" dedim. "Ya da pabuçlarını…"
"Arabamın bagajında bir bavulda…"
Buraya uçakla gelmiş olduğunu tahmin etmiştim. Bu araba da nereden çıkmıştı!
"Sizin yanınızda yapmayıp da nerede yapacaktım?" dedi. "Geçenlerde bir arkadaş beni bir travesti kulübüne götürdü. Kızlara bayıldım."
Bahsettiği kulüp bizimkiydi. Anılan kızlar da bizim kızlar, hatta belki de ben. İsa'nın boş bulunup kulübün benim olduğunu söylemesinden korktum. Gözlerimi büyüterek ona baktım. O ise hiç oralı değildi.
"Ama bu lezbiyenlik gibi bir şey," dedi İsa. "Yani kız kıza yapmak."
"Sen öyle zannet," dedi Adem Yıldız. Ve elbisesinin önündeki kabarıklığı gösterdi. Simli kumaş, mumların hafif ışığında dalgalandı.
Adem'in travestiliği hem rafineydi hem de grotesk. Konuştuğu konular hakkındaki bilgisi, kişilik belirtisi öznel görüşleri, ev sahipliği, yemeği sunuşu, özellikle de İsa Gürhan'la flörtü son derece rafineydi. Senaryosu iyi yazılmış İngiliz filmleri gibiydi. Doğru zamanda doğru bakışlar atıyordu.
Diğer yandan, arada havaya girip kadınsı birşeyler yapması, gözlerini süzmesi, ellerini bilekten kırması, birkaç kelimenin arasına 'tatlım' sıkıştırması ise tam anlamıyla sırıtıyordu.
Bodrum'un eski halini, yeni halini, Mazı koyunun nasıl bu kadar bakir kaldığını konuştuk. İsa mazı koyunda diğer uçtaki evin kime ait olduğunu sorarken eliyle kucağında Mazı koyunu temsilen bir yarım daire çizdi.
"Hani şu uçtaki üç evin olduğu bahçe," dedi.
Adem bu fırsatı hiç kaçırmadı. Koyun yerleşim planı olarak İsa Gürhan'ın kucağını kullanarak tüm evleri tek tek anlattı. Yani her fırsatta oğlanı elledi. Hatta eli, İsa'nın kucağından kalkmadı.
Mezeleri bitirirken konuşma ana mevzuya geldi.
"Bu gece benimle kalın."
Her ikimizin de yüzlerine ayrı ayrı bakıp biraz bekledi. Sonra ekledi.
"Beraber…"
İsa bunu beklemiyordu.
"Nasıl yani?" diye sordu.
"Yani isterseniz üçümüz beraber," dedi Adem. "Yatak geniş… Gece uzun…"
Ne diyeceğimi bilemedim.
Adamın huyunu öğrenmiştim. Kendini yaptırmak isteyecekti. Üçlü istediğine bakılırsa hem öyle hem de böyle istiyordu. Omlet dediğimiz cinsten: İki taraflı.
İkimizi birden yatağa atarsa tehlikeli bir şey yapmaz, öldürmeye cüret edemez, ben de manyak katili faka bastırmak adına düzüldüğümle kalırdım. Derhal şarap içmeyi kestim.
"İkinizi de çok beğendim," dedi. "Bütün akşam üstü, sizi beklerken, hep neler yapabileceğimizi hayal ettim. Beni çok azdırdınız."
"Yokluktandır," dedim. "Etrafta bizden başka canlı yok."
İçten bir gülüşle beni susturdu.
"İstemezseniz bende ısrar yok," dedi. "Ama şunu tekrarlayayım: Abazanlık değil, ikinizi de ayrı ayrı çok beğendim. İkinizi de arzuluyorum."
Bu arzulamak lafı hep sinirime dokunur. Yine öyle oldu.
"Ben kıskancımdır," dedim. "Beraber olduğumu paylaşmak istemem."
Bunu söylerken niyetim çıtır sevdiği için, beni eleyip sadece İsa Gürhan'ı istemesiydi. Yok eğer sahiden biraz daha erkeksi birine vermek istiyorsa beni seçer, Gürhan'ı elerdi.
Yanılmışım.
"İyi para veririm," dedi.
Bu her şeyi berbat edecekti, İsa’yı orospu sanması neyse neydi ama beni para için yapanlarla bir tutması ağrıma gitti.
"Bir yanlış anlaşma var. Ben sizin bildiklerinizden değilim," dedim. "Para için değil sadece zevk için yaparım."
"Ben de," dedi. "Sadece zevk için yaparım."
"Ben de," diye İsa Gürhan da ilave etti.
"Hem," diye başladı Adem "bu 'siz' de nereden çıktı şimdi?"
"Ayol daha tanışalı kaç saat oldu ki," dedim. "Hem ben öyle birden yüz göz olmayı sevmem."
Uzanıp beni öptü. Bir ihtimal yanağımda koca bir ruj izi daha bırakmıştı.
"Yüz göz değil, alt üst olacağız," dedi.
"Ne ayıp şey," dedim.
"Daha ayıplara başlamadık bile," derken elini apış arama atmıştı bile. "Bunlar işin kibar tarifi. Hele seni bir yatağa atayım, sen o zaman görürsün ayıp neymiş."
İyi bir avuçlama yapıp tarttıktan sonra elini gülümseyerek çekti.
İsa Gürhan yine yersiz kıkırdadı. Ters bir bakışla anında susturdum.
"Biz artık kalkalım," dedim.
"Daha balık var," dedi.
"Sonra da mercimek fırına," diye İsa Gürhan tekrar kıkırdadı.
Adem balıkları getirmek üzere mutfağa gitti.
"Bana bak," dedim İsa Gürhan'a "zevzeklik etmeyi bırak. Adama doğru dürüst asıl."
"Ama o seni istiyor," dedi.
"Beni istediği falan yok," dedim. "Adamın aslında gözü sende. Beni kibarlık olsun diye istiyor. Şirretlik etmeyeyim, manasız kıskançlık olmasın diye."
"Neden olsun ki?" dedi. "Zaten amacımız bu değil miydi?"
"Evet ama o bilmiyor," dedim.
"Hıı.." dedi.
İsa'nın neyi anlayıp neyi anlamadığını anlayamadan Adem elinde bir tepsi balıkla geldi.
"İşte balıklar," dedi. "Taptaze. Hepsi bu sabah denizden bizzat benim tarafımdan çıkarıldılar."
"Ay sahi mi?" dedi İsa Gürhan. "Balık da mı avlıyorsunuz?"
Sanki balık tutmak dünyada en nadir rastlanan becerilerden biriymiş gibi davranıyordu.
Balıklar üçümüz için fazlaydı, ama uzun zamandır bu kadar tazesini yememiştim.
İlk balığı yarılamıştım ki bahçeden bir erkek sesi geldi.
"İşte geldi," dedi Adem Yıldız.
'Kim?' diye sormama fırsat kalmadan Fehmi Şenyürek yanımızda belirdi.
Çantasını yere bıraktı. Tanıştırıldık.
Ben de İsa Gürhan kadar şaşkındım. Bu da nereden çıkmıştı.
"Fehmi benim en yakın dostumdur," dedi Adem. "İçtiğimiz su ayrı gitmez. Birbirimizden gizlimiz saklımız yoktur."
Yanında kadın kılığında oturmasındaki rahatlığa bakılırsa kesinlikle öyleydi.
Birbirlerine bakışlarından birşeyler döndüğünü anlamak zor değildi, ancak ne olduğunu kestirmek imkânsızdı. Adem, Fehmi'nin gelişine şaşırmamış, hatta 'işte geldi' demişti. Yani, geleceğini biliyordu. Bir dolap dönüyordu besbelli.
Fehmi kravatını gevşetip masaya, İsa'yla benim arama yerleşti.
"Bizim Cesna buraya geliyordu, bari ben de geleyim dedim. İyi ki de gelmişim sizlerle tanışma fırsatım oldu."
Adem masadan hızla kaybolup elinde rakı şişesiyle döndü.
"Yaşa be patronum," dedi Fehmi. Sonra bana dönüp devam etti: "Ben pek şaraptan anlamam. Rakıcıyımdır. Patron da bilir. Hele de balığın yanında."
İsa Gürhan araya karıştı:
"Hep 'patron' diye mi seslenirsiniz?"
"Yok be güzelim," dedi. "Gereğinde Adem Bey, gereğinde Bademim, icabında da patron derim. Anlayacağım helva demeyi de biliriz, halwa demeyi de."
Tahminimden daha avam, bir o kadar da sarhoştu. Bakışlarından hoşlanmamıştım. Adem'le sürekli bakışmalarını da her yakaladığımda pis pis sırıtmakla yetiniyordu.
İşler değişmeye başlamıştı. Denge bozulmuştu. Şimdi hem Fehmi hem de Adem vardı. Koskoca Mazı koyu gecenin yarısında bomboş ve zifiri karanlıktı. Bir seri katil adayı ve yardakçısı ile bu mekânda başbaşaydık. Fehmi her nasıl geldiyse, araba sesi falan duymamıştık. İskelede hâlâ bağlı bir Zodiac motor vardı. Kendime aşırı güvenip boş bulunmuştum. Şarabı fazla kaçırmıştım. Reflekslerim yavaşlamıştı. İsa Gürhan ise çoktan sınırını geçmiş, yavşak yavşak gülümsüyordu.
"Adem ballı badem," diye kendince bir şarkı mırıldanıyordu.
"Ben kahve istiyorum," dedim. "Acı, sade bir Türk kahvesi."
Kahve beni kendime getirirdi. Yoksa bunların elinde sonum geliyordu. Şu gencecik yaşımda, daha dünyada görmek istediğim onca yer, almak istediğim onca şey, yatmak istediğim onca adam varken… Hemen şimdi 'the end' istemiyordum.
Gazetelerin üçüncü sayfalarında gündelik bir travesti ölümü olmak istemiyordum. Hayal bile etmeye gelmezdi.
Fehmi'nin İsa'ya dönüp sorduğu soruyla paniğim daha da arttı.
"Senin adın sahiden İsa mı?" dedi. "İsa peygamber gibi."
Kıkırdayıp duran Gürhan'ın boş bulunup 'Hayır, Gürhan' demesinden korktum. Ama iyi hazırlanmıştı.
"Evet," dedi gözlerini süzerek. "Tabii öyle. Isabelle, Isadora gibi… İsa."
Fehmi'nin gözlerindeki garip pırıltı, Adem'in bakışlarını kaçırması iyiye delalet değildi.
"Küçük hanım biraz daha şarap ister mi?"
Fehmi'nin 'küçük hanım' diye bahsettiği belli ki İsa'ydı. Bu hitapta hem asılma hem de hafifseme vardı. İsa da yolunda gitmeyen birşeyler sezmiş olmalı ki şarabı kesti, suya devam etti.
"Hani ama kahveler?" diye tekrar şansımı denedim. "Siz yapmayacaksanız ben kendim yaparım."
Ayağa kalkmamla başımın dönmesi bir oldu. Derhal koltuğuma geri çöktüm.
İşte bu felaketti. Fazla içersem şarap beni uyutur, ama başımı döndürmezdi. Üstelik fazla içmemiştim. Adem ikinci şişeyi henüz açıyordu. Şarabı ilaçlamış olamazdı. Kendi önünde de bir kadeh şarap vardı. Ona bir şey olmuyor, oysa benim iradem zayıflıyordu işte. Bedenimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Bir an evvel buradan kalkmak, hatta İsa'yı da alıp Cengiz'in evine dönmek istiyordum.
Su kadehimi alıp içindekini sonuna kadar içtim. Geri bırakırken yakın plan gördüğüm kadehin kenarında kocaman dudak izim dikkatimi çekti. Dönüp Adem'in kadehine gözlerimi diktim: şarabı yarım kadeh olarak duruyordu. Zerre kadar dudak izi, ruj izi yoktu. Yani içmemişti. Kadehin kenarları pırıl pırıl, tertemizdi. Bir şişe şarabı İsa'yla bana içirmişti. İçinde de kimbilir ne vardı!
Fehmi, gözleri kaymakta olan İsa'yı sıkıştırmaya başlamıştı bile. İsa'nın yavaş çekim karşı koymalarına aldırmadan onu öpüyor, ağzındaki rakı yudumunu onun ağzına akıtıyordu. Rakının bir kısmı İsa'nın ağzından taşıyor, çenesine akıyordu. Sonra da Fehmi bunu yalıyordu.
Anladığım kadarıyla İsa da benim durumumdaydı: İrade sıfır! Kahve isteğimi tekrarlamak üzere ağzımı açtım ama ses bile çıkmadı. Beynim çalışıyor ama bedenim tepki veremiyordu.
"Abi bunun memeleri yok," diyen Fehmi, İsa’yı soymaya başlamıştı. Dolgu sutyeni çıkınca İsa’nın kaburgaları sayılan göğüs tahtası ortaya serilmişti.
Artık bize aldırmıyor, sadece aralarında konuşuyorlardı. Adem elbisesinin eteğini beline kadar sıyırmıştı. Altından, üzerinde renkli ufak kelebekler olan beyaz bir boxer şort çıkmıştı. Adamlar kadın kıyafeti giyince böyle olurdu işte! O frapan elbisenin altına boxer şort! Olacak şey değildi. Elini şortuna sokmuş, Fehmi'yle İsa’ya bakarken kendiyle oynuyordu.
Herhalde artık kafam da iyiydi. Şu tatsız, tehlikeli durum içinde kafayı taktığım konulara bakılırsa, evet kesinlikle kafam da iyiydi.
Tekrar ayağa kalkmayı denedim. Olmadı. Hareketimi hisseden Fehmi bana döndü.
"Patron ben bunu bir yerlerden tanıyorum ya," dedi.
Kanım donuyor sandım. Belki de sahiden donuyordu. Hareketlerimi kontrol edemiyordum. Aslında hareket bile etmiyordum. Uyuşan bedenim, beynimin yolladığı sinyalleri görmezden geliyordu. Fehmi bana yaklaşıyordu. Gözlerimi kocaman açarak gülümsemeyi denedim. Elbette olmadı. Ama Fehmi'nin yüzü artık yakın plandaydı. Eliyle çenemi tutuyordu. Yüzümü sağa sola çevirip beni inceliyordu.
"İnan tanıyorum," dedi.
Gayretle birşeyler gevelemek üzere ağzımı açtım. Sesim çıkmıyordu. Aralanan ağzımı gören Fehmi bunu bambaşka yorumlayıp bana yumuldu.

31.

Gözlerimi araladığımda çıplaktım. Salonun ortasındaki halının üzerinde hepimiz çıplaktık. Az ötemde İsa yerde yatıyordu. Bedenimde hareket eden eller, oramla buramla oynayan birileri vardı. Gözlerimi açık tutacak halim yoktu. Tekrar kapadım.
Zaman ya çok hızlı akıyordu ya da hiç değişmiyordu. Tekrar gözlerimi araladığımda boğulmak üzereydim. Gözlerimi aralamayı denedim. Üstümde birinin bedeni vardı. Bu kadar yakından bakınca yüzünü göremiyordum. Hangisi olduğunu çıkaramadım.
Gözlerimi kapadıkça hayal gücüm devreye giriyordu. Diğer kızların başlarına gelmiş olanlar film gibi zihnimden geçiyordu. Her ayrıntı canlı, akan kanlar kıpkırmızıydı. Bir fark vardı: Kızların hepsinin yerinde kendimi görüyordum.
Asansör boşluğuna düşen beden bendim. Dakikalarca düşüyordum. Düşüyordum. Sonra asansör yağlarından lekelenmiş beton zeminde yüzün koyun yatan bedenimi görüyordum. Bedenim son bir kasılmayla sarsılıyor sonra hareketsiz kalıyordu. Tek ayağımdaki ayakkabı çıkmış, bir ayağı çıplak öylece yatıyordum.
Sahiden ölüp ölmediğimden emin olamıyordum. Bedenimi hissetmeye çalışıyor ama beceremiyordum. Bana ne verdilerse sahiden iyi etkiliyordu.
Arada duyduğum sesleri anlayamıyordum. Ne dedikleri değil, hangi dilde konuştukları bile belirsizdi.
TEM otoyolunda tüm camları siyah bir arabaya almıyordum. Arabayı kullanan şoförü görmüyordum. Arkada Adem'in yanına oturuyordum. Araba limuzin cinsi, kocaman bir şeydi. Bindiğim yer genişti. İçki ikram ediyorlar, ben de şampanyaları peşpeşe yuvarlıyordum. Tatsız TEM otoyolunda İstanbul'un çevresini yakadan yakaya turlayıp defalarca çılgınca seks yapıyorduk. Burası zevkliydi bile. Söz geçiremediğim bedenimin arzuyla canlandığını zannettim.
Ama sonrası yine kâbusa dönüşüyordu: Karanlık bir denize bırakılıyordum. Mehtapsız bir geceydi. Uzaklarda sahilin ışıkları yıldızlar gibi görünüyordu. Ama su yine da karanlıktı. Çırılçıplaktım. Ben dibe doğru çöküyordum, balıklar gelip beni yokluyor, bedenime deniz anaları sürtünüyordu. Bedenim bu dokunmalardan huylanıp huysuzlanıyordu.
Adem'le Fehmi'nin ne yaptıklarının farkında değildim, ama çalıştığı kadarıyla aklım bana emin olduğum bir şeyi tekrarlıyordu: Bu durum onlar boşalana kadar devam ederdi. Evet, bu doğruydu. Böyle adamların zevk almaları boşalana kadar olurdu. Sonra pişmanlık başlar, nedametle nefret ortaya çıkardı. Bilinç altında aldıkları zevk, kösnül duyguların baskısı bitince bilinç üstündeki suçlulukla ezilirdi. Bizi yaptıklarının tek sorumlusu görür, aldıkları zevkin ağırlığı altında ezilir, bunu acısını nefretle karşılamaya çalışırlardı. Bu nefret kimi zaman bir an evvel oradan kaçacak bir utanmayla, kimi zaman da en sadist davranışlarla ortaya serilirdi.
Yani fazla zamanım yoktu. Adem'le Fehmi'nin zevk almaları bitince peygamber cinayetleri sadizmi başlayacaktı.
Hayal gücüm beni İbrahim Ceren'in yandığı alevlere atıyordu. Tarlabaşı'nda, daracık bir sokakta, duvarları rutubet, küf ve eskilik kokan mezbele bir binada her yandan alevler geliyordu. Ben ise aynen şimdi olduğu gibi bedenimi hareket ettiremiyordum. Alevlerin yaklaştığını, bedenimi yaladığını görüyordum ama kıpırdayamıyordum. Her alev yalayışı beni ürpertiyor, bedenim yanıyordu ama bir şey yapamıyordum.
Gözlerimi tekrar aralamaya çalıştım. Bedenimin üzerindeki ağırlık kalkmıştı. Odada sanki yüzlerce ufak lamba yanıyordu. Ya da ben yıldızların yakın olduğu bir gökyüzü altındaydım. Hemen yanımda sesli soluyan bir beden vardı. Dönüp bakmayı beceremiyordum. Ama çıkardığı seslere bakılırsa keyfi yerindeydi.
Fehmi ile Adem bizi bırakmış birbirleriyle sevişiyorlardı. Sesleri çıkaran Adem'di. Zaten kötü olan makyajı bozulmuştu. Sürekli alt dudağını ısırıyor, verdiği her nefeste de sesli sesli inliyordu. Gözleri zevkten kısılmıştı.
Elleriyle dizleri üzerinde duran Adem'in arkasında Fehmi vardı. Resmen patronunu düzüyordu. Yüzünü göremiyordum ama çıkardığı seslerden dişlerini sıktığını anlıyordum. Kimilerinin pek erotik bulduğu ama benim bir türlü anlamadığım şekilde küfürle karışık tıslar gibi konuşuyordu.
Gözlerimi tekrar kapadım. Adem'in sürprizleri bitmiyordu. Bebek Vuslat, kendim düzdürmeyi sevdiğini anlatmıştı. Ama bu işi travetestilere yaptıran çokken dümdüz, adam gibi adamlara yaptıran azdır. Adem, azınlıkta kalanlardandı. Sonra, kendi de kadın kıyafetlerine bayılıyordu. Ve şimdi de Fehmi'ye veriyordu. Aralarında bu işin, bu boyutta ne kadar zamandır devam ettiğini tahmin etmeye çalıştım. Beceremedim.
Kafamdaki ağırlık azalıyor, adeta düşüncelerimi saran dumanlar açılıyordu. Mantığım tekrar işlemeye başlıyordu. Bedenimin hakimiyeti ise hâlâ bende değildi. Verdikleri uyuşturucu her neyse etkisi azalıyor, ama tamamen de yok olmuyordu.
Ya zaman çok yavaş geçiyordu ya da Fehmi saatlerce boşalmayan cinstendi. Adem hemen yanı başımda hâlâ inliyordu.
Bir kenarda İsa Gürhan'ı, bir yanda da beni unutmuş, tamamen kendileriyle ilgiliydiler. İsa Gürhan az ötemde çırılçıplak yatıyordu. Hareketsizdi.
Adem'le Fehmi'nin işleri ne kadar uzarsa uzasın bir zaman bitecekti. Ve işte o zaman neler olacağını hayal bile etmek istemiyordum.
Gözlerim tekrar tepemdeki onlarca ışığa döndü. Tavandaki lambalar neden bu kadar çoktu?
Isa peygamberin ölümü, filmlerden hatırladığım haliyle gözlerimin önünden geçiyordu. Sırtında kendinden büyük bir çarmıhı toz toprak içinde bir tepeye taşıyordu. Başında dikenlerden örülme tacı vardı. Sonra onu çarmıha çakıyorlardı, İsa’nın gıkı çıkmıyordu, ama el ve ayak bileklerinden sicim gibi kanlar akıyordu.
Hafızama kazınmış İsa, sakallı ve avurtları çöküktü. Kumral, hatta sarışındı. Görüntüler daha çok, defalarca seyrettiğim, bir zamanlar tüm şarkılarını ezbere bildiğim 'Jesus Christ Superstar' filmindendi. Rock opera diye adlandırılmıştı. Sonraları Evita, Cats ve Phantom of the Opera ile ünlenip 'sir' unvanı alacak Andrew Llyod Webber'in ilk işlerinden biriydi.
Sonra İsa'yı kırbaçlıyorlardı. Tam 39 kere. Galiba yaşı kadar. Yaşadığı her yıl için bir kırbaç, İsa’nın yine gıkı çıkmıyor, izleyenler sessiz yaşlar döküyordu.
Kafamda görüntüler karışıyor, bir başka filmden Willem Defoe İsa oluyordu. Sakalının gizleyemediği epey çıkık bir çenesi vardı.
Kırbaç sesleri devam ediyordu.
Hayal gücüm güçlüydü. Kırbaç sesleri ne kadar canlıydı.
Evet, kırbaç sesleri canlıydı! Gözlerimi açtığımda İsa Gürhan kırbaçlanıyordu. Makyajı tamamen akmış, yüzü çamura dönmüş Adem elindeki deri kemeri şaklatıyordu. Bağırmasın diye Gürhan'ın ağzına pembe dantel donu tıkılmış, gözleri korkudan kocaman açılmıştı.
Başka zamanlarda ne işe yaradığını bilmediğim, duvardaki antik görünüşlü iri demir halkaya bağlanmıştı. Çıplak bedeni yediği kayış darbelerinden yol yol kızarmıştı. Titriyordu.
Titreyen sadece Gürhan değildi. Elinde kayısıyla Adem de hem titriyor hem ağlıyordu. Ağladıkça gözlerindeki siyah boyalar daha da akıyor, yüzündeki ifade korkunçlaşıyordu.
Ben bağlıydım. Ellerim ve ayaklarım bağlanmış yerde sırtüstü yatıyordum. Ağzıma kalın bir ambalaj bandı yapıştırılmıştı.
Sağımdaki koltukta Fehmi kaykılmış sigara içiyordu.
"Ters ilişki! Günahların en büyüğü!" diyordu. "Sen işledin!"
Sesi hipnotize ederce tekdüze ve kuruydu. Her heceyi aynı tonda söylüyordu.
"Seni buna kim itti? Neden oldu? Peygamberler masumdur değil mi?"
Hareket etmeye çalıştım. Olmuyordu. Lisede, jimnastik dersinde, yatar durumdan ayağa fırlamayı hedefleyen kipe hareketini hatırladım. Bir türlü beceremezdim. İşte, şimdi ihtiyacım vardı ve yine beceremiyordum.
"İsa, tüm insanların günahları için öldü. Günahkârların günahları için. Senin de işlediğin günahlar için. O ölerek bu günahları ödedi."
Fehmi'nin sesi sinir bozucuydu. Televizyon sohbetlerinde irşat, iman üstüne konuşan bütün adamların benimsediği o ruhsuz, inişsiz çıkışsız, ulvi olduğu zannedilen biteviye sesle konuşuyordu.
"Senin günahlarını da ödeyecek. Hepimizin günahlarını ödeyecek."
Adem kolunu yavaşça kaldırıyor, elindeki kayış çok ağırmış gibi zorlanıyordu. Gürhan'ın bedeninde saklayan her darbeyle sarsılıyordu. Tüm insanların günahlarını ödemeye niyetli olduğundan başına gelenleri tevekkülle karşılayan peygamber İsa'nın tersine Gürhan ağlıyordu. Zaten sakalı da yoktu.
"Şehadet getir."
Adem söz dinleyen uslu çocuklar gibi mırıl mırıl şehadet getiriyordu. Kendi hıçkırıklarıyla boğuluyor, ama hayal meyal hatırladığım şehadeti eksiksiz tamamlıyordu.
Ben de içimden getirsem mi diye düşünmeye başladım. Artık aklım başıma geliyordu. Ne çare ağzım, ellerim, ayaklarım bağlıydı. Yani artık bedenime söz geçirsem de işe yaramayacaktı.
Hem görüp seyretmek zorunda kaldıklarım, hem de verdikleri uyuşturucu midemi bulandırıyordu. Ağzımdaki bant her şeye engeldi.
Gözlerimi etrafa kaydırıp başka yerlere bakmaya çalışıyor, ama her çıkardıkları sesle, Gürhan'ın her inlemesiyle o tarafa bakıyordum.
Teras kapısının ötelerinde bir hareket gördüğümü zannettim. Artık buralarda ne esiyorsa imbat, meltem, poyraz ya da adı her neyse esiyor olabilirdi. Ama hayır adını bilmediğim rüzgâr değildi perdeleri kıpırdatan. Orada biri vardı.
Hem de iri biri. Herhalde evin bekçisi vakitsiz dönüyordu. Göreceği manzara karşısında herhalde afallardı. Biraz sağduyusu varsa içeri girmez, bir an evvel yardım arar, polis falan çağırırdı. Yok içeri girerse… Eğer adam sahiden her şeyden bihaber bir masumsa ya epeyce bir zengin olurdu, ya da bizim akıbetimiz her ne olacaksa ona eşlik ederdi.
Artık daha fazla inleme dinlemek, kırbaçlanan vücut görmek, oramın buramın mıncıklanmasını istemiyordum. Ne olacaksa bir an önce olsundu. Birşeyler olacağını, ama ne zaman olacağını bilmeden beklemek kadar zor, insanı geren başka bir şey var mıdır acaba? Gözlerimi sıkı sıkıya yumdum. Kendimden geçmek, bayılmak, hatta bir an önce ölmek istedim. Acıya dayanamayabilirim…
Ne giriyor ne de gidiyordu bu iri gölge. Sanki donmuş bizi seyrediyordu. Evet, gördükleri her insanın kanını dondurmaya yeterdi ama artık ya bir an önce girsin, ne olacaksa olsundu; ya da çekip gidip yardım alıp bizi kurtarsındı.
Saliselerin bile insana uzun yıllarmış gibi geldiği zamanlardandı. Her an ağır, ağır, ağır çekim gibiydi. Bitmiyor, kare bir türlü değişmiyordu.

32.

"Ayolcuğum panik olmamak elde değildi. Ne bir ses ne bir haber. İnsan çatlar ayol. Ne olduğunu merak etmek normal yani. Senin gözün zaten kara. Bununki… ee zaten göz değil. Aklı fikri orasına burasına birşeyler yaptırıp bir an önce top-model olmak.
"Ulaşmak imkânı yok. Bekliyorum haber çıksın diye… Yok. Yani tüm programlarımı iptal ettim. Telefon başında oturuyorum.. Anla yani…
"Aklım sizde! İş bile yapamıyorum. Bir kek yapmaya kalktım… Sunta! Ne kabardı, ne bir şey yani. O kadar da malzeme koymuştum halbuki.
"Baktım olacak gibi değil, önce seninkini bir aradım. Evin telefonu var mı diye. Yokmuş, öğrenmiş, yani teyit etmiş oldum. Olsun. Haliyle biraz da dertlendim… Merak ediyorum yani. Sordu tabii… Neden dedi. O seni kafa dinlemeye gitti zannediyor. Baktım olacak gibi değil, konuşma böyle gitmiyor. Biraz çıtlatayım dedim. İnan gerisini ağzımdan aldı. Aldı mı onu da kuşkular… Yani sardı korkular gelecek yıllar halindeyiz. O beni şişiriyor, ben anlattıkça o daha bir şişiyor. Tam bir çıkmaz halindeyiz yani.
"Aklımıza geldi, Selçuk Bey'i arayalım dedik. Yani tabii şimdi hatırlamıyorum kim dedi, işte birimizin aklına geldi. Cengiz onu tanımaz mı? Olabilir… Mümkün tabii. İşte denk geldi diyelim.
"Anlayış gösterdi, konuyla ilgilendi. Kibar adam tabii. O da meraklandı. Bunun yaptıkları akıl kârı değil dedi. Ki ben, hatta biz de aynen öyle düşünüyorduk. Gereksiz kahramanlık yani. Kendin neyse ne, bir de bu sabi…
"Zaten Selçuk Bey de arayacakmış. Sana vereceği bazı yeni bilgiler varmış. Ben de geleyim dedi. Tabii ben iki kişilik bilet ayırtmıştım zaten Bodrum'a. Out season, mout season ama belli olmaz, iyi ki de öyle yapmışım. Vallahi uçak doluydu. Tıklım yani. Selçuk'un rezervasyonu? Yoktu galiba, yok gibi bir şeydi yani. Ama ayarlandı işte. Malum emniyette koca daire başkanı, onu uçurmayacaklar da kimi uçuracaklar değil mi? Nitekim uçtuk.
"Uçağın kalkmasına az kala Selçuk Bey'e yeni bir haber ilettiler. Bize belli etmedi ama yüzünün rengi değişti. Ben anladım tabii. Bir bakışta. Ama ben de paniğim ya, hiç oralı değil gibi davrandım. Hani uçağa yetişemiyormuşuz da ondan telaşe ediyor havasındayım.
"Anladı tabii, o da kaçın kaşarı. Ağır ağır konuşup aklı sıra beni sakinleştirecek. Yer miyim ayolcuğum, bende o göz var mı? Verdim ortalığı velveleye. Anlattı tabii, Fehmi'nin de Bodrum'a geçtiği haberi gelmiş meğer. Duyar duymaz delirdim. İnan nabzım arttı. Bak şimdi bile hatırlayınca… Dedim hemen haber verin yani Bodrum'a! Vardır elbet orada da bir karakol, aklı başında bir iki polis memuru.
"Bir de üstüne uçak rötar yapmasın mı? İşte o an koptum. Zaptedebilene aşk olsun. Hostes karıların her biri ağzının payını aldı. Cengiz tutmasaydı devam ederdim ama tansiyonumu hatırladım… Ay şimdi çıkar mıkar, bir de o sorun olmasın dedim. Zaten tansiyon dediğin şey münasebetsiz bir şey. Hiiiiççç sağı solu yok.
"İndik ki hazırlıklar tamam. İki polis arabası uçağa yanaştı. 'Buyrun amirim' diye karşıladılar bizi. Tabii bizde tören mören görecek göz kalmamış. Öyle kurusundan bir selamlaşıp atladık arabalara. 'Gazlayın' diyorum 'kimse size nasılsa ceza yazmaz', söylene söylene getirdim hepsini işte!"
Ponpon'un çığlığı uzun zamandır duyduğum en hoş sesti. İçeri dalmaları, tam anlamıyla baskındı. Bir taraftan elinde tabancasıyla Selçuk, diğer taraftan Cengiz'le Ponpon. Ve daha bazı polisler.
Kurtarıldık. Adem'le Fehmi de yakalandı.
Ponpon'un panikçiliği işe yaramıştı. Bize ulaşamayan, bizden haber alamayan Ponpon telaşla aklına gelen ve işe yarayacağını düşündüğü herkesi aramıştı. Bildiği her şeyi herkese anlatmış, bilmediklerini usturupluca uydurmuştu. Ve kendi yöntemiyle hepsini telaşlandırmıştı.
Bana sadece kafa dinlemem için evinin anahtarlarını veren Cengiz, ne amaçla Mazı koyuna geldiğimi duyunca delirmiş; Adem Yıldız'la ilgili şüphelerimi öğrenen Selçuk ise DNA testi sonuçlarını beklemeden baskına karar vermişti.
Kambersiz düğün olmayacağı için, Ponpon artık bu sefer geride kalmamış, onlarla uçağa atlamış ve gelmişti.
İşte Ponpon'un beni yatıştırıp teselli ederken anlattıklarından öğrendiklerim bunlar oldu.
Galiba birileri beni seviyordu.
Onca polis memuru ve Selçuk'un beni çırılçıplak görmesi pek hoş değildi, ama buna kafayı takacak değildim. Ponpon üzerime hemen bir masa örtüsü örtmüştü.
Zavallı Gürhan yarı baygındı. Korkudan işemişti. Ona yapılmasına neden olduğum şeylerden dolayı ne kadar vicdan azabı çekip bundan nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Yarı baygın bedenine sarılıp onu öptüm. Ağlayarak özür diledim. Beni duyduğundan emin değildim.
Polisler Adem Yıldızla Fehmi Şenyürek'i giydirdiler. Sonra da yaka paça kelepçeleyip götürdüler, ikisi de hiçbir açıklama yapmadılar. Nasılsa yaparlardı.
Ortalık boşalınca Ponpon, Cengiz, Selçuk, Gürhan ve ben kaldık. Herkes birbirine garip garip bakıyordu. Gürhan, az önce Fehmi'nin oturup Adem'e talimatlar verdiği koltuğa yığılmıştı.
"Sen delisin!" dedi Cengiz. "Tam bir delisin. Nasıl cesaret edersin böyle bir şeye?"
Gözlerimi dikip ona baktım. Ne açıklaması bekliyordu ki?
"En azından haber vermeliydin," diye Selçuk araya girdi. "Kendi başına böyle bir şeye girişmeni aklım almıyor."
"Ya yetişemeseydik!"
"Tamam Cengiz Bey," dedi Ponpon, "üstüne gitmeyin. Henüz şokta."
Evet ya şoktaydım.
"Haydi şimdi ben herkese güzel birer kahve yapayım, biraz kendimize gelelim."
İşte bu tam Ponpon'du. Panik bitince evcimen, hamarat hali iş başındaydı.
"Lütfen," dedim. "Burada kalmayalım. Bu evden bir an evvel gitmek istiyorum."
İsa Gürhan'ın bağlandığı demir halka hâlâ karşımdaydı. Kırbaç niyetine kullanılan kemer ise az ötemde yerde duruyordu. Sağda solda Adem'in, Fehmi'nin, İsa’nın ve benim üzerimden çıkmış kıyafetler dağılmıştı. Minik kelebeklerin uçuştuğu ipek boxer şorta gözüm takıldı. Midem bulandı.
"Pardon," dedim ve bahçeye koştum. Ponpon da peşimden.
Sarındığım masa örtüsü sırtımdan kaydı. Orada, taraçanın kenarında diz çöküp kustum. Ardımda Ponpon masa örtüsünü tekrar sırtıma koyarken "Deli şey," dedi. Sesinde şimdiye kadar duymadığım bir şefkat vardı.
Yanıma diz çöküp bana sarıldı. Ne hoş bir iriliği vardı. Hem babacan bir erkeksilik hem de anaç bir sıcaklık. Masa örtüsünün kenarına ağzımı sildik.
Gündüz temizleyip yerleştirdiğimiz Cengiz'in evi gözüme pek hoş, pek sıcak geldi. Doğmakta olan güneş iyice ıssız görünen Mazı koyunda mor ve turuncu ışık oyunları yapıyordu.
Ponpon hepimize kahve pişirdi. Gürhan uyuyordu. Bildiğim her şeyi, şüphelendiğim her ayrıntıyı anlattım.
Sonunda Cengiz kendi oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geldi. Bana sarıldı. Selçuk'un yanında bunu yapması bana pek hoş geldi. Onunla gurur duydum. Başımı öptü. Bedeni nefis kokuyordu. Ona sokuldum.

33.

İstanbul'a döndük. Adem Yıldızla Fehmi Şenyürek tutuklandı. Haliyle gazetelerde manşete çıktılar. Selçuk sayesinde ne benim ne de Gürhan'ın adı geçti. Her şey Türk polisinin başarısı oldu.
Cesetlerde yapılan tüm DNA testleri Adem Yıldız'ınkilere uyuyordu. Artık kendilerini ve yaptıklarını savunacak bir şeyleri kalmamıştı.
Fehmi'nin Adem'i azmettirdiği, ama asla kendi bir şey yapmadığı ortaya çıktı. O sadece Adem'i seviyordu. Ve sadece onunla beraber oluyordu. Hem de yıllardan beri. Aralarındaki garip ilişki tutkuluydu. En azından Fehmi tarafından öyle adlandırılmıştı. İlişkileri nasıl başlamıştı tam olarak bilinmiyordu ama Fehmi'nin askeri okuldan atılması da bu konuyla ilgiliydi.
Şimdiye kadar aralarına birilerini alıp işi kılıfına uydurmuş, erkekliğe helal getirmemiş, sonra sabah çok sarhoştuk, ne olduğunu hatırlamıyoruz diye idare etmişlerdi.
Arada ufak tefek sadistlikler denemişler, ama bunlar adi can yakmalardan öteye gitmemiş, verdikleri bahşişlerle yaktıkları canları, hırpaladıkları bedenleri her nasılsa ödemişlerdi.
Her şey Deniz'in, yani Salih'in Ataköy'deki evinde Fehmi'yle beraber olmasıyla başlıyordu. Deniz önerilenlere itiraz edince dayak yemiş, Fehmi ısrar edince tehditler savurmuş, kaçarken de dikkatsizlikten asansör boşluğuna düşmüştü. Buraya kadarından Adem'in haberi bile yoktu. O sadece kendisine ayarlanacak, üçlüyü tamamlayacak travestiyi bekliyordu.
Fehmi olanları Adem'e anlatırken peygamber bağlantısını kurmuş, kanlı oyun ondan sonra başlamıştı. Fehmi'yle Adem'in işledikleri günahların bedelini ödeyen peygamberler bizim kızlar olmuştu.
Adem'in yetiştiği ve içinde yaşadığı çevre, pek çok yönden göz önünde oluşu, bu çevrenin Adem'e bakışı ve evlenmesi için yaptıkları baskılar herhalde kafayı yemesinde etkili olmuştu.
Bunları bana Selçuk anlattı. Hiç işi olmamasına rağmen cinayet şubesinin fahri bir komiseri, ayrıca da katilleri yakalatan olarak gelişmeleri yakından takip etmişti. Görüşüne bakılırsa Fehmi'nin ufak bir cezayla sıyırması mümkündü. Adem'in ise akli denge sorunu hafifletici neden olurdu.
Benimse yaşadıklarımı unutmaya, hem de bir an evvel unutmaya ihtiyacım vardı. Kendimi işe verdim. Ali'nin peşinde koştuğu Mare T.Docile sistemlerini incelemem için beni Cenova'ya davet ediyordu. Gidecektim. Hem de Gürhan'ı da yanıma alarak. Kız kıza bu seyahat onun acılarını ve çektiklerini gideremezdi elbette, ama iyi geleceği kesindi. Hem Cenova, Portofino'ya yakındır. Bu mevsimde Portofino rüya gibidir.
Kamçı yaraları Ponpon'un bakımı ve ilaçları ile iyileşmeye başlarken göğüs ameliyatı ve taktıracağı silikonların hesabına başlamıştı bile.
Gürhan'ı Ponpon'la birlikte evden yollamıştım. Biz gidene kadar birlikte kalacaklardı. Gürhan ailesinin yanma dönmek istemiyordu. "Zaten okuyup ne olacağım ki," diyordu. En kısa zamanda top-model olmak istiyordu. Ne pahasına olursa olsun olacak gibiydi. Yaşadıklarından ders almayanların cesareti beni hep biraz ürkütmüştür.
Kulüpte işler Hasan sayesinde yürüyordu. Zaten her şeyi her kıza uzun uzun anlatacak ne halim ne isteğim vardı. Hasan bu işi de benim adıma yeterince yapıyordu. Bir süre sonra ortalık durulur, yeni olaylar sonrası bunlar zihinlerde tozlanıp unutulurdu. Hatta o zaman belki anlatırken gülerdim bile.
Cihad2000'e uzun bir e-posta yolladım. Olayları kısaca özetledim. Yardımları için teşekkür ettim. Ne de olsa tüm sistemimi çökertmesi işten bile değildi. Arayı ılık tutmakta yarar vardı. Yaşadıklarımdan dolayı ne kadar gergin olduğumu, ona ters davrandımsa içinde bulunduğum duruma yorup hoş görmesini, yani beni affetmesini istedim. O ve yardımları olmasaydı bu işe cesaret edemeyeceğimi koyu renk karakterle ve büyük harflerle yazdım.
Beni anladığını ve en azından şimdilik benden birşeyler beklemediğini süper goygoylu bir e-posta ile cevapladı. Yazdıkları klişeydi ama bilgisayarda yapılabilecek her numarayı tıkıştırdığı mesajı sahiden takdire değerdi. Kısaca süperdi. Hayranlık, bir de hasetle inceledim. Onunla henüz halledilmemiş hesaplarımız vardı. Bekleyebilirdi.
Kulübe az uğrama nedenlerimden biri de Cengiz'di. Resmen bana taşınmıştı. Pek çok sıradan insan gibi sabah makul saatlerde gitmesi gereken bir işi, bu nedenle de akşamları yatması gereken makul bir saat vardı. Yani bütün gece kulüpte olursam onunla birlikte olmam zordu. Oysa Cengiz'in kumral sarı kıllı göğsüne yaslanıp uyumak hoşuma gidiyor.
Geceleri bazen uykuda sayıkladığımı ve inlediğimi söylüyor. Sayıkladığımda bana daha sıkı sarılıp başımı göğsüne çekip beni öpüyormuş. Ben de sakinleşiyormuşum. Bu tedaviye bir süre daha ihtiyacım olduğu konusunda ikimiz de hemfikiriz.
Hafta sonu çocuklarıyla sinemaya gideceğiz. Beni onlarla tanıştıracak. Şimdiden ne giysem, nasıl gitsem telaşına kapıldım.

Teşekkür

Eskiden beri, başta Oscar olmak üzere ödül törenlerini izlerken, hep ödülü alanların teşekkür konuşmalarını biraz hayret biraz da gıpta ile izlemişimdir. Formasyonlarına katkısı olduğuna inandıkları ana babalarından öğretmenlerine, ilham kaynağı komşularından kedi köpeklerine kadar saydıkları liste hep ilgimi çekmiştir.
Elime böyle bir teşekkür fırsatı düşünce sonuna kadar kullanmamak olmaz diye düşündüm. Unuttuklarımdan, onları bana hatırlatmayan editörüm ve danışmanım adına, şimdiden özür dilerim.
Başlangıçta elbette ailem: Meloş'uma -annem-, artık okuyamayacak olsa da müteveffa babama, yaşamı her zaman benden daha ciddiye aldığına inandığım kardeşime, çöpçatanlıklarını yaptığım eşine, büyüdüğüm evde sürekli bir neşe ve panik kaynağı olan -müteveffa- anneanneme, vakar abidesi -ki o da müteveffa- babaanneme; kimi canlı kimi değil teyze, amca, dayı, birinci ve ikinci kuşak kuzenlerime -muaf olanlar kendini bilir-, adını anmazsam çok ayıp olacağı için "özel" kuzenim Yeşim Toduk'a, enişte ve yengelerime;
Sırada arkadaşlar var: Yazdıklarımı sabırla okuyup beni yönlendiren ve şevklendiren, eski 45'likçiliğin yanı sıra aynı zamanda iflah olmaz bir polisiye uzmanı olan Naim Faik Dilmener ve tüm ailesine, ama özellikle "Belinda"ya; bu projeye -5 kitaplık bir mini dizi-başlarken benimle yola çıkıp ilk 27 sayfadan sonra su koyverip el çeken Berran Tözer'e ve hatta oğluna; para kazandığım danışmanlık ve eğitim işinde -kitap yazıp, kazandığıyla yaşamak mümkün değil- ortaklarım olan değerli danışmanlar Işıl Dayıoğlu Aslan ve A.Ateş Akansel'e, kıymetli eşleri Burçak ve aynı zamanda Reiki ustam da olan Suada'ya, Işılla Burçak'ın kızı Zeynep'e, Ateşle Suada'nın köpeklerine;
Neler olup bittiğini bilmeseler de duygusal desteklerini esirgemeyen Mehmet "Serdar" Omay'a; ortaya yazdıkları ve bana özel söyledikleriyle yaşama bakışımda, kendimi konumlayışımda yirmi yıldan fazladır farklı kapılar aralayan Murathan Mungan'a; uzun zamandır görüşmesek de Füsun Akatlı ve kızı Zeynep'e, yine Zeynep Zeytinoğlu'na, Yıldırım Türker, Nejat Ulusay, Nilgün Abisel, Levent Suner, Nilüfer Kavalalı'ya; çalışma odamda asılı tablosuna yazarken sıkça daldığım Mete Özgencil'e, beni bir şekilde fark ettirmeden dolduruşa getiren ve ajanlığımı yaptığı için bu yazıdan -her nasıl olacaksa- temiz çıkmaya niyetlenen Barbaros Altuğ'a;
Benim gibi sabahın karanlığında uyanıp güne başladığı için sabah yediden önce tek telefon sohbeti olanağını bana sağlayan, her fırsatta toptan değişimi yaşayan Miraç Atuna'ya, ki kendisi aynı zamanda Feng Shui uzmanı ve hipno-terapisttir, hatta onun da hiç görmemiş olduğum ailesine;
İş arkadaşlarım olan Kezban Eren, Derya Babuç, -soyadı gerçek- Pelin Burmabıyıkoğlu, gülümsemesi hiç eksik olmasın, tanıdığım en pozitif insanların başında gelen Remzi Demircan ve Meral Emeksiz'e; şimdiye kadar çalıştığım tüm iş yerlerinde tanıştığım, karşılaştığım herkese, ama özellikle cefakâr ve kaprisli sekreterlere; içindeki çocukla barışık, birlikte geçirdiğim her günü zevkle andığım Ergin Bener hariç düzgünüyle bir türlü fırsat bulup da karşılaşamadığım eksantrik eski müdür ve patronlarıma;
Gelelim teknik sorumlulara: doğal olarak tüm "bizim" kızlara, en azından cesaretleri ve var oldukları için; farklı dönemlerde tanıdıklarımın her birine de ayrı ayrı, farkında olarak ya da olmadan, bana kullanma fırsatı verdikleri bolca mimik, jest, tarz ve bazen tek kelimelik ayrıntılar için;
Kitabı basacak yayınevine, editör ya da editörlerine, düzeltmenlerine, dizgicisine, ciltçisine; tanıtım, dağıtım ve satışını yapacak cümlesine;
Yazdıklarıyla bana yıllardır ilham veren Honore de Balzac, Patricia Highsmith, Saki, Truman Capote, Christopher Isherwood, Reşat Ekrem Koçu, Andre Gide, Marquis de Sade, Chauderlos de Laclos, Yusuf Atılgan, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gore Vidal, Serdar Turgut ve daha nicelerine;
Besteledikleriyle bana iç huzuru sağlayan G.F.Handel, Gustave Mahler, Schubert, özellikle "Norma" ile V.Bellini, P.l.Çaykovski, Eric Satie, Philip Glass, Cole Porter, Eleni Karaindrou, Michel Berger ve aslında bestecilerin hepsine;
Bunları seslendiren tüm sanatçılara, ama özellikle bütün operacılara, en çok da iyi ki var olmuş oldukları için Maria Callas, Lucia Popp, Leyla Gencer, Anna Moffo, Teresa Berganza, Montserrat Caballe, Inessa Galante, Gülgez Altındağ, Yıldız Tumbul, Aylin Ateş'e; hem sesi hem fiziğiyle Franco Corelli, Placido Domingo, yatak odamda Callas'ın yanında asılı resmi ve Mahlerlied'leriyle Thomas Hampson, Jose Cura, Tito Schipa, Fritz Wunderlich, yaptığı işten aldığı keyfi, seyrederken ve dinlerken iliklerime kadar hissettiren Suat Arıkan'a; aynı zamanda besteci olarak da Leonard Bernstein'a; yarattığı özel ve güzel fırsatlarla operayı dinlemekten ziyade seyretme zevkini tekrar kazanmamı sağlayan Yekta Kara'ya; farklı bir boyutta da olsa, gelmiş geçmiş en kötü soprano diye ünlenmiş Florence Foster Jenkins'e;
Yine benzer nedenlerle, geğirse plağını alacağım Mina'ya, her 3 dakikalık şarkıyı beş perdelik operaya dönüştürmeye başlamadan evvelki haliyle, yani '80 öncesi Barbra Streisand'a, Yorgo Dallaras, Hildegard Knef, Sylvie Vartan, Veronique Sanson, Jane Birkin, Patty
Pravo, Michael Franks, Lee Oscar, Manhattan Transfer, Supertramp, Juliette Greco ve yine '88 öncesi -ne olursa olsun- Ajda Pekkan'a, her şeyiyle Hümeyra'ya, ne kadar çöp de olsa her söylediği şarkıya doğru dürüst anlam veren Nükhet Duru'ya, neden bu işi bıraktığını bir türlü anlayamadığım ve eksikliğine sürekli hayıflandığım Gönül Turgut'a, sadece kostümleri nedeniyle Ayla Dikmen'e, şarkılarına bayılmasam da varlığı bana hoş geldiği için Madonna'ya;
Saymakla bitmez gibi görünse de deneyeceğim sinemacılar: Visconti, John Waters, Joseph Losey, marjinal filmleri ve özellikle "La ley del deseo" ile Almadovar, uçuşlarını abartmadan önceki Bertrand Blier, -sadece "Querelle" yeter- Fassbinder, John Huston, Truffaut, "Scandalo" ile Salvatore Samperi, Mauro Bolognini, Ernest Lubitsch, George Cukor, Billy Wilder, en çok seyrettiğim film olan "Dans la ville blanche" Alain Tanner'e; tabii ki Audrey Hepburn, Jeanne Moreau, özellikle sesiyle Elisabeth Taylor, "Ağustos Balinaları"ndan Lilian Gish ve Bette Davis, yaşlansa da Catherine Denevue -ki ne güzel yaşlanıyor-, kendi karikatürü haline gelmeden önceki Faye Dunaway, Giulietta Masina, Cate Blanchett, Tilda Swinton, Emma Thompson, yapay olmanın şahikası Divine, Bruno Ganz, Rupert Everett, taze haliyle Alain Delon, erken gitmeyi seçtiği için aslında kızdığım Patrick Dewaere, biyografilerinde her şeyi inkâr etmesine rağmen Dirk Bogarde, Montgomery Cliff, her zamanıyla Gary Cooper, hem Kolleksiyoncu, hem Teorema, hem de Priscilla dönemleriyle Terence Stamp, sırf o var diye onlarca boktan filmini seyrettiğim Franco Nero, Steve Martin, Dennis Hopper, John Cleese ve aslında tüm Monty Phyton ve Fawlty Towers'lara; Hülya Koçyiğit, Müjde Ar, Serra Yılmaz, -neden olmasın- Banu Alkan'a, bacakları ve azmiyle Güngör Bayrak'a, kilo alıp kalınlaşmadan önceki Kadir İnanır'a; Metin Erksan, Atıf Yılmaz ve yazdığı senaryolarla Barış Pirhasan'a, çeviri, eleştiri ve yazılarıyla Sevin Okyay'a;
Sırf adam oldukları için John Pruitt, Tony Ganz, Jason Branch, Mike Timber, Taylor Burbank, Aidan Shaw, müteveffa -duyunca ne üzülmüştüm- Al Parker ve adını bile bilmediğim onlarcasına;
Elbette kitsch'in doruğu oldukları için Pierre ve Gilles, Tom of Finland, Jerome Bosch, baba-oğul Bruegel'ler, Edward Hopper, Tamara Lempicka, Botero, El Greco, Modigliani, A.Vizzi, kübist olmadan önceki Pablo Picasso'ya; hem usta hem de aileden oldukları için Leonardo ve Michelangelo'ya, Caravaggio'ya; onun yüzünden pazarları iple çektiğim Latif Demirci'ye, önünden geçerken vitrininden gözümü alamadığım Sıraselviler'deki Zümrüt fotoğraf stüdyosuna;
Pırıltılı zekâları ve esprileriyle yaşamın zevkli olacağını her karşıma çıktıklarında hatırlatan Mae West, Tallulah Bankhead, Bedia Muvahhit, aynı zamanda asalet ve kibarlığı tek kelimeyle temsil ettiği için Gencay Gürün ve yine Truman Capote'ye;
Ve hepsinden öte, yedi yıl iyi ve kötü günde her şeyi benimle paylaşan, tüm parlama, patlama, depresyon, yorgunluk, kapris, huysuzluk ve şirretliklerimi inanılmaz bir sevgiyle karşılayan, her konuda tam desteğini kayıtsız şartsız sunan Derya Tolga Uysal'a;
Teşekkür ederim.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Mart 2003, Gümüşsuyu

BİTTİ

önceki

Page tags: taslak
page_revision: 2, last_edited: 1182625979|%e %b %Y, %H:%M %Z (%O ago)
CopyLeft | ayraç