Peygamber Cinayetleri 01

Mehmet Murat Somer
Peygamber Cinayetleri

MEHMET MURAT SOMER Ankara 1959 doğumludur. ODTÜ’de mühendislik eğitimi yapmış, kısa süre mühendis, uzun zaman bankacı olarak çalışmıştır. 1994 yılından bu yana kurumlara yönetim ve bireysel gelişim eğitimleri vermekte, yönetim danışmanlığı yapmaktadır. Tamamı ısmarlama sinema filmi ve TV dizi senaryoları yazmış, gazete ve dergilerde klasik müzik eleştirileri yayımlamıştır. Halen İstanbul'da yaşamaktadır.

İletişim Yayınları 897 • Çağdaş Türkçe Edebiyat 124
ISBN 975-05-0137-3
© 2003 iletişim Yayıncılık A. Ş.
1. BASKI 2003, İstanbul (1000 adet)
2. BASKI 2003, İstanbul (2000 adet)

HOP-ÇİKİ-YAYA POLİSİYELERİ DİZİ EDİTÖRÜ A. Ömer Türkeş
KAPAK Utku Lomlu
KAPAK İLLÜSTRASYONU Utku Lomlu
KAPAK FİLMİ 4 Nokta Grafik
UYGULAMA Hüsnü Abbas
DÜZELTİ Serap Yeğen
MONTAJ Şahin Eyilmez
BASKI ve CİLT Sena Ofset

İletişim Yayınları
Klodfarer Cad. İletişim Han No. 7 Cağaloğlu 34122 İstanbul
Tel: 212.516 22 60-61-62 • Fax: 212.516 12 58
e-mail: rt.moc.misiteli|misiteli#rt.moc.misiteli|misiteli • web: www.iletisim.com.tr

MEHMET MURAT SOMER
Peygamber Cinayetleri

BİR HOP-ÇİKİ-YAKA POLİSİYESİ

Elbette Dodom'a

1.

Sabah gazeteyi elime alıp kahvemle birlikte pencere önündeki koltuğuma yerleştim. Bu benim sabah keyfimdir. Günde sadece iki kahve içerim. Biri mutlaka sabahları olur. Benim sabah dediğim, sıradan insanların öğlen diye adlandırdıkları zamandır. Ben geç yatarım. Ne de olsa gece hayatındayım. Üçüncü sayfaya geçince moralimi bozan haberi gördüm:
"Travesti yanarak öldü."
Tadım kaçtı. Haliyle kahvenin de tadı kaçtı, son aldığım yudum fazla acı geldi. Fincanı yanımdaki sehpaya bırakıp haberi dikkatle okudum. Bizim kızların başına gelenler her zaman keyfimi kaçırır. Hepsi benim gibi refah içinde yaşamaz. Kimi de ekmeğini sokakta çıkartır. Yaşadıkları zorlu hayat onları hırçın yapar.
Bu aralar, aramızda ölümler çoğalmıştı. Bunda günden güne zorlaşan hayat şartları, küçük suçlardaki artışlar, bizim kızların aldıkları risklerin artması, gözlerin kararması, vahşetin yaygınlaşması ve daha bir dolu neden vardı. İnsan öldürmenin bedeli gittikçe ucuzluyordu. Bizim kızların da, ceplerindeki üç kuruş, beş para için öldürüldükleri oluyordu.
Otoyolda çalışanlar kazalara kurban gidiyor, kalabalık grupla beraber olanlar başlarına gelecek sonucu tahmin etmiyordu. Acı son geliveriyordu.
Acı son, haberim olduğunda, benim de kahvemin içine ediyordu.

Bu seferki tam üçüncü sayfa haberlerine yakışan aşağılayıcı ve pis bir dille yazılmıştı. Her zaman yaptıkları gibi erkek halinin resmini basmışlardı. Yani tanıdığım canlı ve gösterişli halinden daha çirkindi. Üstelik kimlikten alınma olduğu için kötü bir resimdi. Ceren adlı bir travestiydi. Fazla tanımıyordum. Bizim kulübe gelenlerden değildi. Asıl adı İbrahim Karaman'dı. Henüz, yirmi üç yaşındaydı.
Haberi hızla baştan sona okudum. Tarlabaşı'nda, evinde çıkan yangında ölmüştü. Şans eseri metruk binada başka insan yoktu. İtfaiye, yangının sigara izmaritinden ya da elektrik kontağından olduğunu tahmin ediyordu.
Bizim kızlar genelde kurt gibidir. Türlü çeşit belaya şerbetlidirler. Böyle şeylerle baş ederler. Ancak herkes gibi alkollü, uyuşturuculu olduklarında hiçbir şeyi duymadan uyuyabilirler. Herhalde bu da öyle olmuştu. Böylesine genç bir yaşta, daha hayatının baharında, belki de travestiliğin tadını yeni çıkarmaya başlamışken ölmesine içim sızladı.
Gazeteyi bırakıp boş bakan gözlerle sokağı seyrettim. Gördüklerim neydi fark bile etmedim. Uzun bir tarih zihnimden geçti: bizim camiadan kaybettiğimiz kızlar. Travestiler arasında döşeğinde eceliyle ölen olduysa da hatırlamıyordum. Mutlaka bir olay olurdu. Polis kayıtlarında ise faili meçhul yazardı. Eğer olay cinayet değil ise, zaten bizim kızlar suçlu çıkardı, işte bu sefer de basın aynı açıdan yaklaşıyordu. Sarhoş, berduş, keş travesti evinde yangın çıkarmış ve ölmüştü, içimden ettiğim küfürler öfkemi boşaltmaya yetmedi.
Bir zaman sonra silkinip kendime geldim. Acılara rağmen hayat devam ediyordu. Benim de yapılacak bir dolu işim vardı. En basitinden az sonra ağdacım gelecekti. Fatoş abla yaşlı bir travestiydi. Fazla yaşlanmadan, kendi deyimiyle "rezil olmamak için" kendine yeni bir kariyer edinmişti: Evleri gezip bizlere ağda, kaş alma, isteyenlere ufak dozda hormon iğneleri yapıyordu.
Benim kaşlarım doğuştan biçimlidir. Hormon iğnesi henüz kullanmadım. Niyetim de yok. Hem erkek hem de kadın halimi beğeniyorum. Ağda ise… sürekli gereksinim.
Fatoş abla pek hoşsohbettir. Bir taraftan gençlik anılarını komik bir dille anlatır, insanı güldürür, bir taraftan da bağırta bağırta ağdasını yapar. Yıllardır bacaklarıma, arada kollarıma ve kalçalarıma yaptırmama rağmen her seferinde yine canım yanar, canımın acısından gözlerim yaşarır. Fatoş abla da "Kolay değil, bunlar fırça gibi erkek kılları," der. Evet, esmerlerin fırça gibi kılları olur, ama benim gibi beyaz tenlilerin kılları tüy gibidir. Yani, en azından benimkiler tüy gibidir. Belki de ondan, yani tenim hassas olduğundan canım çok yanar. Bazen sessiz, bazen canhıraş çığlıklar atarım.
Fatoş abla, tam vaktinde kapıyı çaldı. Yaşlandıkça, kendine bakımı ve makyaj yapmayı azalttığı için pek sıradandı. Sokakta önüme çıksa, irice ve sert hatlı bir kadın derdim. Kocaman kırmızı gülleri olan, krem rengi, kısacık kollu bir basma elbise giymişti. Ayağında, bir numara küçük, parmaklarıyla topuklarının taştığı alçak tabanlı deri sandaletleri ve omzunda asılı kocaman bir hasır çantası vardı. Demode hasır şapkasının üzerine elbisesinin kumaşından bir bant takmıştı. Gözlerinde kocaman koyu renkli güneş gözlükleri vardı. Eminim zamanında bu gözlüklere iyi para vermişti.
Malzemelerini hazırladı, ben de soyundum. Canımın acısını -ve arada atacağım çığlıkları- bastıracak bir müzik seçtim: demode Türkçe pop şarkılardan bir arkadaşımın hazırladığı ev imalatı CD. Altmışların sonu, yetmişlerin başından ne kadar unutulmuş şarkıcı varsa, hepsinin en baba parçaları çalıyordu. Hatırladığım parçalara eşlik etmek hoşuma gidiyordu. Fatoş abla hepsini kesin biliyor, hatta onlarla ilgili magazin haberlerini hatırlayıp anlatıyordu. Güle oynaya işimize başladık.
CD, kadın olarak da pek beğendiğim Gönül Turgut'un 'Birazcık Yüz Ver' adlı oynak bir parçasıyla açılıyordu.
Fatoş abla hemen başladı döktürmeye.
"Biliyor musun bu Gönül Turgut zamanında çok esaslı kadındı. Ajda Pekkan bile ilk çıktığı zamanlar, onu taklit ederdi."
"Sonra ne oldu biliyor musun?" diye sordum.
"Evlenince müziği bıraktı. Müziği de yazık oldu."
"Alto bir sesi var. Bizimkiler gibi," dedim.
"Sen halt etmişsin," dedi. "Gönül Turgut'a laf söyletmem. Nerede sizin boru gibi sesleriniz, nerede bu ses. Dinle bak!"
Ve tabii yapıştırdığı bezi çekerken beni iyice bir bağırttı. Böylece sesimi kıyaslama şansımız da oldu.
Sohbet, şarkıcıları ve onların maceralarını aşıp bu sabah haberini okuduğum Ceren'in yanarak ölmesine geldi. Fatoş abla da olayı duymuştu. Bacağıma ılık ağda sürerken konuşmaya başladı.
"Ama Ceren orada oturmazdı ki. Evi Cihangir'in hemen girişindeydi. Alman Hastanesi'nin arkası. Kaç kere ağdaya gittim."
"Nasıl yani?" dedim. "Yani kız kendi evinde ölmedi mi?"
"Görünüşe bakılırsa öyle," dedi. "Dediğim gibi kendi evi Cihangir'deydi. Hatta Sıraselviler. Ama Tarlabaşı'nda izbe bir bina değildi. Metruk hiç değildi. Her katında mazbut insanlar oturuyordu. Hatta bir ara bizim kızlardan Afet de orada oturdu. Bir üst katında."
Bacaklar fazla acımıyordu, ama kasıklara geçince ben de düzenli çığlıklara başladım. Fatoş abla bir an durup düşündü. Kararını vermişti.
"Galiba hâlâ da orada oturuyor. Beni çağırmıyor ama en son gittiğimde merdivenlerde karşılaştım. Selam bile vermedi."
Selamsız Afet'i küçümsediği belliydi, ama bunun acısını benim kasığımdaki ağdayı daha sert yolarak çıkartması gerekmezdi. Acıdan gözlerim yaşardı.
"Boşver," dedim çığlığımı bastırarak "densiz çok."
"Ben de aynen öyle yapıyorum," dedi. "Bana selam verse ne olacak, vermese ne olacak. Sanki ben mi büyüyeceğim."
"Yenilerde pek saygı görgü kalmadı," diye ekledim.
"Haspam, sanki sen kaçın kurasısın? Duyan da seni bir şey zanneder."
Karşılıklı gülüştük. Ama kasıklar sahiden acıyordu.
Başka konular arasında gezip, CD'de Türkiye'nin katıldığı ilk Eurovision yarışması elemelerinden Uğur Akdora'nın söylediği, kendi bestesi 'Anılar'a gelince durup birer soğuk ayran içtik. Pop müzik tarihimizin en güzel şarkılarından biri olduğu konusunda ikimiz de hemfikirdik. Usul usul şarkıya eşlik ettik.
"Bu kız da ortadan kayboldu," dedim.
"Kız dediğin anan yaşındadır," dedi. "Hem ne kaybolması ayol, aç bak, bütün sosyete dergilerinde var. Resmi yoksa yazısı vardır. Hangisiydi, birinde bir aralar başyazı yazıyordu."
"Uğur Akdorada mı zengin koca bulup müziği bıraktı?"
"Yok şekerim," dedi. "O zaten sosyete kızıydı. Üç şarkıyla halka indi, sonra yerine döndü."
Fatoş ablanın işaret ettiği yer, yükseklerde bir yerdi.
Sonunda pırıl pırıl olmuştum. Fatoş abla, ağda yapılan yerler şişmesin diye limonlu suyla yarım yamalak bir masaj yaptı.
Tam giderken, "Vallahi bak kafam takıldı işte. Ne işi vardı kızım o metruk binada? Bir başına… Müşteri beğenmezdi, yer beğenmezdi. Geçtim izbe evleri, düşük seviye diye bazı semtlere bile gitmezdi. Neyse, Allah kalanlara uzun ömür versin," dedi ve gitti.
Daha önce kafama takılmayan soru net bir biçimde Fatoş abla tarafından ortaya konmuştu. Sahiden de ne işi vardı bizim kızlardan birinin, gece vakti, terkedilmiş bir binada, hem de tek başına?

2.

Ceren'in Tarlabaşı'nda o metruk binada ne işi vardı? Haydi bir işi vardı diyelim, işi bitince neden orada kalmıştı ve yangın çıkınca kaçmamış, yanmıştı?
Bu soruya bir seferde cevap bulamadım. Ama cevabı bilen birilerini bulabilirdim. Telefonun başına oturdum. Evvela bizim baş garson, kendi deyişiyle 'maitre de club', Hasan'ı aradım. Hasan travesti kulübünde çalışmasına rağmen, henüz eşcinsel bile değildir. Ya da öyle olduğunu iddia eder, biz de öyle kabul edermiş gibi yaparız. Bugüne kadar beraber olduğu kadın-erkek-kız kimseyi, sadece ben değil, hiçbirimiz bilmeyiz. Bütün kızları tanır, hepsiyle samimidir. Camiamızın muhtarı gibidir. Kim kimdir, kim kimle ne yapar, nasıl yapar gibi konuları yakından bilir. Kısacası bilmediği şey yoktur. Bilmediğim de hemen öğreniverir. Yani durumu yeterince karışıktır.
Telefonu açtığında yeni uyanmıştı. En uykulu sesiyle konuştu. Hayır, Ceren'in öldüğünü duymamıştı. Evet, sahiden üzülmüştü. Hayır, Ceren'i fazla tanımazdı. Bir iki defa başka kızların yanında görmüştü. Bildiğine göre iyi kazanıyordu. Bu aralar revaçtaydı. Müşterilerinin istediği garip arzulara açıktı. Komşusu Afet'le kavgalıydı, ondan fazla bilgi atamayabilirdim, işe çıkarken genelde Gül adlı yeni bir kızla çıkardı. Hayır, Hasan onu da fazlaca tanımıyordu. Evet, Hasan, ben telefonu kapatınca uyumaya devam edecekti. Hayır, nihayet bir macera yaşamamıştı, sadece gece boyu üst kattaki bebek ağlamış, bizimki uyuyamamıştı. Akşam kulüpte görüşürdük.
Aradığım bilgiye ulaşamamıştım, ama Ceren hakkında, hem de kendisini az tanıyan biri tarafından, epey bilgi sahibi olmuştum.
Her şeye rağmen Afet'i aramakta yarar vardı. Afet, sürekli değilse bile arada kulübe takılan kızlardandı. Biraz küstah ve şirret bir tarzı vardı. Patlıcan moru uzun saçlarını, boyunu bir karış kadar daha uzun gösterecek biçimde kabartarak tarardı. Yüksek topuklu pabuçları üzerinde düz duramaz, yürürken dizlerini kırardı. Bu da ona daha saldırgan bir hava verirdi.
Telefonu açtı, ama konuşamayacak kadar meşgul olduğunu söyledi, eğer derdim acil değilse, konuşmak için kulübe erken gelecekti. Kabul ettim. Saat sözleştik.
Bu telefonlar beni kesmemişti. Başına yapışıp kalkamadığım TV yarışmalarının başlamasına da vakit vardı. Bilgisayar odama geçip sohbet odalarında gezinmeye karar verdini. Neredeyse vazo büyüklüğünde koca bir bardakla buzlu çay ve yanında yemek üzere pastaneden getirttiğim ıspanaklı börekleri aldım.
Yemek yapmayı severim, güzel de yaparım ama bu aralar hiç içimden gelmiyor. En fazla bir ızgara ile yanında salata yapıyorum. Dışarıda, iyi bir yerde yemekteysem sorun yok, ama geçiştiriyorsam, zararlı denilen her şeyi yiyorum. Böyle gidersem yakında tüm gardırobumu bir beden büyütmek zorunda kalacağım. Elveda Audrey Hepburn zarafeti!
Internet üzerindeki chat siteleri günden güne popülerleşip kalabalıklaşıyor. Standart seks odaları dışında lezbiyen, gay ve travestiler için odalar var. Bunlardan birinin operatörü de benim. Odanın adı "erkek-kızlar"! Bu isimli bir de roman var. Lisedeyken büyük ümitlerle almış, sonra içinden salya sümük bir melodram çıkınca sonuna gelmeden evin bir köşesinde kitabı unutmuştum. Kitabı geçtim ama ismi tam da bize uygundu. Arada ben de bağlanıp sohbete katılıyor, sohbet edenleri izliyorum. Çok ilgimi çeken biri olursa, ki başında yeterince zaman geçirince biri mutlaka çıkıyor, onunla özel sohbete başlıyorum.
Chat odamızın adı, zaman zaman bazı saldırganları çekiyor. Arada gelip, küfürler edip, tehditler savurup kick edilene kadar önüne gelene saldıranlar oluyor. Oda müdavimleri olarak bu gibiler hakkında genel yargımız, kendilerinin aslında ağır birer eşcinsel olduklarının farkında olmadıkları yönünde. Biraz uğraşıp bağlantı bilgilerine ulaşarak onları ebediyen odanın yasaklısı yapmak mümkün. Ama çoğu kalelerden ya da gizlice işyerlerinden bağlandıkları için, bu önlem pek bir işe yaramıyor. Bir yolunu bulup yine chat odamıza düşüyorlar.
Mesela, Cihad2000 tanıtım koduyla bağlanan bir radikal dincimiz var. Her gece en az bir kere uğrar, hepimizin çarpılacağını, bizim gibiler yüzünden memleketin bu halde olduğunu, başımıza taş yağacağım, cehennemde nasıl yanacağımızı büyük harflerle anlatır. Besmele çekmemizin bile günah olacağını, Allah'ın adını murdar ağzımıza alıp kirlettiğimizi söyler. Derdini anlatması azami iki dakika sürer. Odanın tozunu attırıp, bütün sohbetleri kesip devreye girer, yazacaklarını yazıp gider. Sonra işi yoksa bir ara tekrar uğrar.
Cihad2000 nick'inin, bize karşı cihat ilan etmesiyle ilgili olduğunu tahmin ediyorum.
Başka sohbet odalarında efendi gibi teke tek sohbet eder.
Onun dilinden yazmaya başlayınca cevap verir, hemen havaya girip kendini över, bilgisayar sistemlerinde neleri nasıl becerdiğini anlatmaya başlar. Bu konuda hiç de fena değil. Sorduklarına, çok özel değilse cevap veririm. Alternatifler üretir, başka programlarla da aynı şeylerin yapılabileceğini anlatır. Yani kendi yolunu ve becerisini savunmaktan vazgeçmez.
İkimiz de sürekli aynı nick'leri kullandığımız için sanal bir tanışıklığımız var. Bugüne kadar pek dost olamadık. Bu şartlar altında gerekli de değil.
Anladığım kadarıyla genç, hayat tecrübesi yok gibi ve ağır bir baskın eşcinsel vaka. Kızlardan bazen ona edepsiz cevaplar yazıp ortalığı karıştıranlar olur. Bu kavgalardan birinde odayı ilelebet kapattıracaklarından korkuyorum.
Bağlanır bağlanmaz Cihad2000 karşıma çıktı. Yine esiyordu. Yollayacağı malzemeyi önceden hazırlayıp float yaptığı için araya girme fırsatı vermiyordu. Yani, bütün oda susmuş, onun yolladıklarını okuyordu.
Beklerken nickler listesine baktım. Kim olduklarını bildiğim birkaç kişi vardı. Kalabalığın çoğu maço geçinenlerdi. Baştan çıkarıcı ya da olabildiğine edepsiz, pornografik isimler seçmişlerdi. Ekranın yan tarafındaki isimleri izlerken, gözüm Cihad2000'in yazdıklarına takıldı. Yanarak ölen bir travestiden bahsediyor, cehennem azabını dünyada çektiğini yazıyordu.
İlgimi çekti, ona konsantre olmaya başladım. İlk defa bu kadar ayrıntıya giriyordu. Anlaşılan gazetedeki haberi okumuş, bundan malzeme yapmıştı.

<HEPİNİZ YANACAKSINIZ! CAYIR CAYIR YANACAKSINIZ! (bunu ayrıca kırmızı karakterle yazıyordu)
SAPIKLAR
HAK YOLU DEĞİL BOK YOLUNU SEÇENLER
CEHENNEM SİZİ BEKLİYOR!
BUGÜN ÖLEN KAFİR NE İLKTİ NE DE SON OLACAK!
ZINDIKLAR, HEPİNİZ HAZIRLANIN!
CIHAD BAŞLIYOR!
SIRANIZ GELİYOR!>

Âdeti olduğu üzere, yazdıklarını gönderir göndermez bağlantısı kesildi. Ya bizim op'lardan biri onu kick'lemişti, ya da kendi kaçmıştı.
Cihad2000'in yazdıklarıyla ortalık karıştı. Bir panik havası esti. Onun ne mal olduğunu bilmeyen tazeler ortalığı soru yağmuruna tuttular. Ölen kimmiş, nerede olmuş, nasıl olmuş, kim yapmış, dinciler mi öldürmüş, yok onlara da saldırırlar mıymış… Sohbetin normale dönmesi biraz zaman aldı. Ben de operatör şifremi girip eski kayıtlara, benden önce yazılanlara döndüm. Konuşmasının sonunu yakalamıştım, önce yazdıklarını merak ediyordum.

<ZINDIKLAR, KAFİRLER!
HEPİNİZ DİNE KÜFREDİYORSUNUZ. YÜCE RABBIN YARATTIĞINI DEĞİŞTİRMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ.
NE YARATILMASI GEREKTİĞİNİ ONDAN DAHA MI İYİ BİLİYORSUNUZ?
SAPIKSINIZ!
ÇARPILACAKSINIZ!
YAPTIKLARINIZIN CEZASINI BU DÜNYADA ÇEKECEKSİNİZ!
BUGÜN BİRİNİZ YANDI!
GÜNAHKÂR İBRAHİM YANDI!
DÜNYA BİR KAFİRDEN KURTULDU !>

İşte bunları okuyunca nevrim döndü. Bu kadarı da fazlaydı. Nedendi bu nefret? İnsan nasıl olur da birilerine karşı bu kadar kin dolardı? Galiba başım ağrıyacaktı.
Kızlardan, beni sadece buradan tanıyan biri benimle teke tek konuşmaya geçip neler olduğunu sordu. Durumu özetledim. Gazeteleri görmemişti. Pek hüzünlendi. Sonra o da hınçlandı.
Canım sıkılmıştı, baş ağrımın geliş sinyalleri de artıyordu. Bilgisayarı kapatıp oturma odama geçtim. Televizyonda beklediğim yarışma saati geliyordu.
Bu yarışmaları seyrederken asla zevk almıyorum. Sadece bağımlıyım. Yarışmacıların bildiklerinden çok daha fazlasını bilmem beni hüzünlendiriyor. Onlara, cehaletlerine kızıyorum, cahil cesaretlerine lanetler yağdırıyorum ama yine de seyrediyorum. Bunun bir çeşit mazohizm olduğunu zannediyorum.
Gecenin ilk yarışmacısı İstanbul'dan üniversite öğrencisi bir kızdı. Gözlükleri, ortadan ayrılmış düz saçları ve renksiz giyimiyle entelektüel bir görünüşü vardı.
Ispanaklı börekleri atıştırırken ona laf yetiştirmeye çalıştım. Beni duymasını beklemiyordum. Zaten duysa hakkımda iyi şeyler düşünmeyeceği kesindi. Verip veriştiriyordum. Beşinci soruda tökezledi.
Soru müzik formlarıyla ilgiliydi. Senfoni, sonat, opus ve oratoryo arasından farklı olanı bulması isteniyordu. Opusun, eser sayısı olduğunu elbette bilmiyordu. Oratoryoyu seçti. Mis gibi elendi. Baş ağrım, ilaç gerektirecek kadar arttı. Televizyonu da kapattım.
Bir ağrı kesici içip enerji boşaltma yollarına konsantre olmaya başladım. En iyisi biraz egzersiz yapmaktı. Aikido ve thai-boks konularında iyiyimdir. Karşımdaki silahlı olmadığı sürece hallederim. Sırf bu nedenle mahallede ayrı bir saygınlığım vardır. Ne kadar frapan ya da kırılgan giyinsem bile bana 'abi' muamelesi yaparlar.
Bu aralar epey artan kapkaççılardan birini sokakta yakalayıp iyice benzetmiş olmam, sadece çantasını kurtardığım bankacı Hümeyra Hanım'ın değil tüm mahallenin gözünde saygınlığımı artırdı.
Genelde boş duran misafir odamda egzersiz yaparım. Müzikle çalışmayı tercih ederim ama baş ağrım herhangi bir müziğe tahammül edemeyeceğimi söylüyordu. Sadece fiziksel enerji harcamak, biraz da adrenalin artışı baş ağrıma iyi gelecekti.
Klasik ısınma hareketlerini tamamlayıp, zıplayarak önce tekli, sonra çift vuruşlu tekmeler çalıştım. İyi bir sıçramada, havadayken aynı ayakla üç kısa vuruş yapmayı beceririm. Kısa ve kesik hareketlerle üç vuruş, seri halde gelince karşıdakini serseme çevirir. Hele de iyi sıçradımsa, kafa seviyesindeki vuruşlar kesin etkilidir.
Sonra dönerek düz ve ters vuruşları çalıştım. Karşımda biri olsa daha iyiydi. Ama papaz her zaman pilav yemezdi. Bulduğumla yetiniyordum. Biraz da havadayken ayak değiştirme egzersizi yaptım. Bu konuda fazla iyi değilim. Bazen dengemi kaybediyorum. Üzerinde daha fazla çalışmam gerek.
Nefes nefese kalana kadar çalıştım. Her yanımdan ter akıyordu. Baş ağrımdan eser kalmamıştı. Duşa koştum.
Kulübe erken gitmeye karar verip hazırlanmaya başladım. Canım sıkkın olunca sade giyinirim, yani ne makyaja, ne giydiklerimin şatafatına fazla önem vermem, zaman da ayırmam.
Annemin eskileri arasında bulduğum, yetmişlerden kalma, boyundan askılı, sırtı açık, belden bağlanan, beyaz jarse üstü ve kırmızı rugan taklidi sentetik mini eteğimi giydim. Bayrak gibi oldum. Altına da alçak ökçeli bantlı sandallarımı giydim.
Ayak tırnaklarımdaki renksiz parlatıcı yerine kırmızı oje sürmeyi düşündüm, ama sonra asetonla teker teker temizlemek düşüncesi bile zoruma gitti.
Biraz daha sallanırsam Afet'le olan randevuma geç kalacaktım. Bir an evvel çıkmalıydım. Taksi durağını arayıp araba çağırdım. Neredeyse özel şoförlüğümü yapan Hüseyin'in geleceği kesindi. Nitekim geldi.
"Merhaba," dedi.
Durdu, kolunu arkaya atmış, bana bakıyordu. Bu saatlerde kulübe gittiğimi tüm durak şoförleri bilirler. Hüseyin de bilir.
"Ne bekliyorsun, haydi gidelim," dedim.
"Bakıyorum selamı sabahı kestiniz."
Nasıl baktıysam önüne döndü. Hareket ettik.
"Bu gece pek tadım yok," dedim. "Kusura bakma."
Kendi kendine konuşur gibi devam etti.
"Tadını yerine getirecekler var, ama gören yok."
Yine asılıyordu. Bitmez tükenmez bir inadı vardı. Ayrıca, bana 'sen' diye hitap edilmesinden hoşlanmadığımı da bilirdi. Ve inadına bazen 'sen', bazen de 'siz' derdi.
Her fırsatta bana tutkun olduğunu iddia ediyordu. Ne kadar reddedersem edeyim benden umudunu kesmiyordu. Her fırsatta peşime düşüyor, gölgem gibi davranıyordu. Melül bakışlarla bana bakmadığı zamanlarda arabayı yolda tutmayı beceriyordu.
Tipim olmadığını kendisine defalarca anlatmıştım. Ama geçmişte bir kere, bir zaaf anımda, onun da sevgi ve şefkate ihtiyacı olan bir günde, sadece bir kere, beraber olmuştuk. Ve yetmişti. O gün bu gündür daha bir peşimdeydi. Yalvaranı sevmem, sevemem. Erkeklerin gururlu olanını severim. Askıntı tarzını değil. Çok istiyorsa kolumdan çeker, sürükleyip istediğini elde ederdi. Bu Serpil Gül çaresizliği işin cilvesi. Beni tanıyan kimsenin bunu yapmaya cesareti yoktur. Mahalleli benim aikido ve thai-boks becerilerimi iyi bilir. Haliyle Hüseyin de bilir. Sebatla gönlümün olmasını bekliyor.

3.

Kulübün koruması Cüneyt beni kapıda karşıladı. Saat erken olunca işi yoktu tabii. Gelene gidene kapı tutuyordu. Ama ben özelim. Ne de olsa patron sayılırım. Kulüpte ufak da olsa bir hissem var. Ve yönetimi bende.
Taksiden inerken Hüseyin âdeti olduğu üzere çıkışta gelip almayı önerdi, ben de geleneğimizi bozmamak için reddettim.
"Patron ya," dedi Cüneyt, "çok fena davranıyorsun adama."
Hak ettiği ters bakışı anında yolladım.
"Haklısınız," dedi. "Bana düşmez…"
"Evet," dedim. Kısa ve net.
Bu tür hadsizlikleri, hele de çalışanlarım tarafından yapılırsa, hoş görmem. Göremem. Görmemem gerekir. Ama bu Cüneyt'e ayrı bir sempatim var. Oğlan her şeyden önce komik. Beni güldürüyor. Sonra neredeyse her gün body salonunda çalıştığı için gösterişli bir vücudu var. Bir kulüp koruması için bu çok önemli. Ayrıca epey saf. Bunu aklı kıt anlamında değil, temizlik, saflık anlamında düşünüyorum. Cüneyt sadece farklı düşünüyor, bazı konularda gereksiz bile bulduğum bir duyarlılığı var. Üstüne üstlük de işini fazlasıyla ciddiye alıyor.
Kulüp boştu. DJ Osman, barmen Şükrü ve garsonumuz Hasan kafa kafaya vermiş konuşuyorlardı. Beni görünce toplandılar.
"Hayrola patron?" dedi Şükrü, "bu gece erkencisiniz."
"Bir randevum var. Afetle," dedim.
"Virgin Mary'nizi hemen hazır ediyorum," dedi. Şükrü. Âdetimdir, kapıdan girer girmez elimde hazır isterim. Ama o da haklı, erken geleceğimi bilmiyordu.
Ortalığın boşluğundan, daha ziyade de benim yokluğumdan faydalanan Osman kendi favorisi olan yırtıcı metal müziklerden çalıyordu. Kulüp boş olunca, gürültüde boğulmayan müzik iyice şiddetli duyuluyordu. Bakışlarımdan anladığı için müziği değiştirmek üzere hemen DJ kabinine koştu.
Hasanla karşı karşıya kaldık.
"Merhaba," dedi. "Birşeyler bulabildin mi?"
"Pek değil," dedim. "Evinde ölmediği kesin. Burnum kötü koku alıyor. Kıza yazık oldu galiba."
"Senden sonra düşündüm de… evet, galiba haklısın. Bu işin içinde başka işler var gibi," dedi.
"Polis bir şey araştırmaz. Onlar dosyayı kapatmıştır bile."
"Haklısın," dedi. "Ama belediye ve itfaiye araştırması vardır."
Ben de ona "Haklısın," dedim.
Bir süre sessiz bakıştık. Osman müziği değiştirmiş, inadına asansör müziği kılıklı, nefret ettiğim türden birşeyler çalıyordu. Saklamaya çalıştığı bir gülümsemeyle yanımıza döndü. Masanın ortasında yarıdan fazlası dolu bardağıyla mandalinalı gazozu onu bekliyordu. Kulüpte ondan başka mandalinalı gazoz içen yoktur. Müşterilerden de talep eden olmuyor. Bunun ise tek içtiği şey bu. Ayda iki kasa sadece onun için almıyor.
"Ne bu koyduğun müzik böyle?" dedim.
"Adiemus. New age. Yeni bir grup, çok iyi di mi?" dedi.
Bir de benimle dalga geçiyordu. Anlamadığım müziklerden biri de new-age. Yıllarca Paul Mauriat, Franck Pourcel, Francis Lai ve hatta Fausto Papetti böyle şeyler çaldılar. Tek fark, elektronik aletler ve gıy gıy flüt yerine orkestrayla çaldılar. Şimdiyse enteller bunları çıkarıp baş tacı ediyorlar. Ayol, yıllarca öteki adamların günahları neydi? Geleni gideni onları duvardan duvara çarparak eleştirdi. Tamam, ben de bayılmam ama farkı göremiyorum. Ya siz?
"Bana bak!" dedim. "Sinirimi oynatma. Git doğru dürüst birşeyler çal!"
"Tamam patron," dedi ve gerisin geri DJ kabinine yollandı.
Yine Hasanla başbaşa kaldık.
"Gül'e ulaşmayı denedim. Ama başaramadım."
Başaramadığını söylemesine rağmen Hasan beceriklidir. Ayrıca kafası da iyi çalışır. Dedikodu sever, hatta özel olarak yapar, yaptırır. Utanmazca laf taşır. Taşıyacak laf bulamazsa kendi üretir. Ama her yaptığında bir hinlik mutlaka vardır. Kötülüğe ve hainliğe teşnedir. Bu gibi mevzuların piri Sofya'nın bir numaralı yardakçısıdır.
Osman yolun yarısından dönüp bağırarak sordu:
"Türkçe mi olsun yabancı mı?"
"Türkçe!" dedim. "Ama fazla bağırtma. Hızlı olmasın."
Şimdi gider inadına Mahsun çalardı. Fırsat çıkmış olur, ben de onu bir güzel döverdim. Zaten enerjimi boşaltacak yer arıyordum.

"Biliyorsun," dedi Hasan "Ceren son zamanlarda işe Gülle çıkıyordu."
"Senden duydum."
Bu arada Virgin Mary'im geldi. Hâlâ müşterimiz olmadığı için Şükrü de masamıza oturdu.
"Gül'ün nerede olduğunu bilen yok," dedi. "Şükrü ya, bana da buzlu bir soda versene canım."
"Bardayken seslenseydin ya! Yeni geldim."
"Kusura bakma, unuttum."
Hasan’ın bunu kasten yaptığını anlamamak için aptal olmak gerekirdi. Benim yokluğumda kendini benim vekilim ilan edip hepsine kök söktürdüğünü çocuklar az anlatmadılar. Ama bir taraftan bazı jestleri vardır ki, sahiden hoştur. İnsan Hasan'a kızmakta zorlanır. Belki de şeytan tüyü dedikleri şeydir. Herkesle hemen samimi olur. Yani hiç benim gibi değildir. Bir dakika oturtmamasına rağmen Şükrü her sırrını önce ona açar. E, tabii Hasan da hemen gelip bana anlatır.
"Kim ayol bu Gül?" diye sordum.
"Yeni," dedi Hasan. "Çok genç. Pembe beyaz bir şey."
Şükrü, buzlu limonlu sodayla dönmüştü. Lafa aradan karıştı.
"Ben bir kere gördüm. Vallahi lokum gibi. Al çıtır çıtır ye. Öyle bir şey." Şükrü'nün anlatırken bile gözleri parlamıştı. "Ama ben çekinirim. Yaşı bile tutmuyordun"
"Nasıl yani?" dedim.
"En fazla on altı yaşında," dedi Hasan. "İki kere geldi, kulübe almadık."
"Daha sakalları bile çıkmamış." diye ilave etti Şükrü.
Benim prensiplerimi bilirler. On sekiz yaşın altında müşteri istemem. Sorun sevmem. Bu gibi kıytırık meselelerden dolayı polisle uğraşmak istemem. Onları içeri alan, onlara içki satan kulüpler de var. Ama benim kulübüm onlardan değil ve olmayacak.
Kapı açıldı ve Cüneyt, Afet'i içeri buyur etti. Koyu renkli saçlarını değişiklik olarak sımsıkı topuz yapmıştı. Çekik yüz hatları daha bir gerginleşmişti. Göz makyajı için en az bir saat harcadığı belliydi. Üzerinde, tamamı yarım metreden az kumaştan yapılmış, elbiseyi andıran bir şey vardı. Tüm gerdanına ve göğüslerine pırıltılar yapıştırmıştı. Gariplikle hoşluk arasındaki o ince çizginin tam üzerindeydi. Ayakları bir travesti için fazla iriydi. Ama inadına sergiliyordu. Yüksek ökçeli terliklerden topukları taşıyor, parmakları önden dışarı fırlıyordu. Ve yine dizleri kırık, öne atılacakmış gibi duruyordu.
Gösterişli olmaya gösterişliydi, ama benim asıl önemli bulduğum zarafetten hayli uzaktı.
Ev sahibi olarak kalkıp karşıladım. Havaya öpücükler yolladık.
"Ay sorma, senin telefonundan sonra öğrendim. Ceren ölmüş abla," diye başladı. "İnan fena oldum."
Oğlanlardan ayrı bir masaya yerleştik. Hasan hemen yanımıza gelip ne içeceğini sordu.
"Viski," dedi. "Buzsuz olsun. Johnny Walker var di mi?"
"Elbette," dedi Hasan.
"Ondan olsun." Bana dönüp devam etti. "Evinde yangın çıkmış dediler. Korktum. Biliyorsun aynı apartmanda oturuyoruz. Sonra kendim de saçmaladığımı anladım. Oturduğum yerde yangın çıksa fark ederdim herhalde. Değil mi abla?"
Bana abla denmesinden hoşlanmam, hem de hiç hoşlanmam. Ama şimdi uyarı zamanı değildi. Önce öğrenebileceğim her şeyi öğrenip sonra haddini bildirirdim. Şimdilik gülümsemekle yetindim.
Viskisi geldi. Hasan'a gülümseyerek teşekkür etti. Suratını buruşturarak ilk yudumu aldı.
"Ohhh.. İyi geldi," dedi.
İyi gelecekti ise neden önceden suratını buruşturduğunu sormadım.
"Öğrenmişsindir," dedim. "Tarlabaşı'nda metruk bir binada yanmış."
"Ayol ne işi vardı oralarda?" diye atladı. "Tamam gözü karaydı. İşi gücü para biriktirmekti. Kafayı ameliyat olmaya takmıştı. Sonra ev, araba alırım, bir de genç yakışıklı koca diyordu. Ama şekerim insan kalkıp ne idüğü belirsiz adamlarla da Tarlabaşı'nda, izbe yerlerde beraber olmaz ki! Değil mi ama?"
"Haklısın," dedim.
"Yani günaha girmek gibi olacak ama aslında hak etmişti."
Donup kaldım. O da fark etti.
"Yani öyle demek istemedim. Ama ona hâlâ kızgınım." Bakışlarıyla Hasan'ı işaret etti "Anlatmıştır."
Elbette anlatmıştı. Ama bilmezden geldim.
"İnan ki unuttum," dedim.
"Ay inanılmaz bir şey! Hayret yani. Bir kere olur, iki kere olur ama şekerim bu sürekli oluyordu. Üstümde ne görse iki gün sonra kapımda, ödünç istiyordu. Tamam, gençtir, yenidir, özenir deyip veriyordum. Fakat geri getirmek yok. Aldığı gidiyor. Kıymetini bilse tamam. İnan cimri değilimdir. Bilirsin."
Az ötemizde Hasan, Şükrü, Osman üçlüsü kulak kesilmiş onu dinliyorlardı. Masalardan tek bir ses gelmiyordu.
"Bir sabah çamaşır asarken üstünde Belkıs'tan dünya para verip aldığım tuniği görünce tepem attı tabii. Şekerim tamam giysin ama balkon yıkarken de değil. Yazık denen bir şey var. Ben de parayı zorla kazanıyorum."
Parayı ne kadar zor kazandığını eliyle kıçına vurarak gösterdi. Yan masada oğlanlar kıkırdadılar.
"Çok haklısın," dedim ve anlayışla gülümsedim.
"Aslına bakarsan görgüsüzün tekiydi," dedi. "İşine gelince Afet'ciğim, canım-cicim, gelmeyince selam-sabah yok. Ben öyle şeyleri çekemem."
Fatoş ablaya neden selamı kestiğini de sormadım.
Kapı açılıp içeriye kızların ilk grubu girdi. Dört kızın bu kadar gürültü çıkarması olanaksız görünmekle birlikte bal gibi beceriyorlardı. Selamlaştık.
"Bir gün de benden çıkan birini merdivenlerde çevirip bağlamaya çalıştı, işte o zaman ipler koptu."
Doğrusu böyle davranışlara ben de kızarım. Ama yine de ölmeyi hak ettiğine inanmak zordu.
"Abla, eve n'olur dersin?" diye sordu. Belli ki kafasında her şeyi çözmüş, sıkıntıları üzüntüleri aşmış, alt katındaki dairenin ne olacağına takılmıştı. "Polisler mühürlemez değil mi?"
"Sanmıyorum," dedim.
"İyi," dedi. "Bu aralar evden çalışıyorum. Gelenler de var. Birkaç tane abone. Bilirsin. Bir de başıma polis derdi çıksın istemiyorum."
Anlıyordum.
Kızlardan bir grup daha geldi. Hemen peşlerinden de kabzımal kılıklı iki adam. Bu tiplerden şahsen hoşlanmasam da müşteri olarak severim. Efendi gibi içerler, kızlara içki, meyve ısmarlarlar, işin raconu diye bahşişi yüksek tutarlar. Velhasıl iyi para bırakırlar. Pek olay çıkarmazlar. Beğendikleriyle kalkıp giderler.
Birinin yüzüne aşinaydım. Başımla selamladım. Reveransla cevap verdi.
Oğlanlar işlerinin başına dağıldılar, iki varoş delikanlısı da geldi. Küstah ve aç bakıyorlardı. Hemen piste uzak, ama görüş alanı iyi duvar dibine yerleştiler. Kızlarda da kıpırdanmalar başladı. Doğal olarak çoğu, gençleri tercih ederler. Gençlerden fazla para kazanmasalar bile 'zevk için yaptım' der çıkarlar.
Erken gelen müşteri iki amaçla gelir: Bir, kızlar kapılmadan istediğim seçmek; iki, erkenden birini götürüp makul bir saatte yuvasına dönmek. Ama bilinen bir gerçek daha vardır, kızlar erken saatlerde daha pahalıdır. Sabaha doğru açıkta kalanların fiyatları iner.

İşte kulüpte hayat başlıyordu.

4.

Kalabalık gecelerde zaman çabuk geçer. Sabahı nasıl ettiğimizin farkına bile varmam. Osman sevdiğim şarkıları çaldığında, ki çalmazsa başına gelecekleri bilir, kalkar dans ederim. Üst üste iki şarkı boyu dans etmem. Terliyorum. Üstüm başım batıyor. Birer şarkı, birer şarkı severim.
Moda olsun ya da olmasın Weather Girls'den 'It's raining men', Eartha Kitt'ten 'Where is my man', Ajda Pekkan'dan ilk söylediği haliyle 'Uykusuz her gece' ve bazen 'Bambaşka biri', mutlaka bir Grace Jones veya RuPaul benim için çalınır. Günün moda hitlerinden beğendiklerim olduğunda ayrıca dans ederim.
Kızlar da, müşterilerimiz de dans pistini gösteri amaçlı kullanırlar. Kendini göstermek isteyen piste çıkar ve başlar döktürmeye. Eğer Osman'la arası iyiyse, Osman üstlerine bir de spot vurdurur. Ve işte şov başlar.
Yok eğer Osman gıcık olduysa ya parçayı keser, ya hızlandırır, ya yavaşlatır. Yani dans gösterisini mahvedecek bir şey mutlaka bulur. Hiç olmadı spotları kapar, şova niyetlenen karanlıkta kalır.
Kesin talimatım var, kızların sahnede soyunmalarını istemiyorum. Eğer olursa derhal pistin ışıkları söndürülür. Orasını burasını açan kız da hemen uyarılır. Bunu alışkanlık haline getirenler bir daha içeri alınmaz. Bu, gayet net olarak bilinir.
Sağını solunu göstermek isteyen arkadaki masalarda istediğini yapabilir, buna hiçbir itirazım yoktur. Kızların promosyon amaçlı açılıp saçılmaları aleni olmadıkça serbesttir. Erkek müşterilerin soyunanı azdır. Kendine, yani bedenine güvenen bazı delikanlılar pistte üstlerini çıkarır. Buna da itirazım yok. Estetik olduğu sürece hiçbir itirazım yok, hatta ben de seyretmeyi severim.
Arada çıkan çelimsiz bedenlileri halletmeyi Osman'a bıraktım.
Daha ötesi için, erkek müşterilerin de karanlıkta kalan masalara geçmelerini beklerim. Ortalıkta olmaz!
İlerleyen saatlerde geçkin aktörlerimizden Ahmet Kuyu geldi. Bizim aramızda eski filmlerinden çok kızlara yaptığı kötü muamelesiyle ünlüdür. Şimdiye kadar kimi götürdüyse yüzünü gözünü morartıp bıraktı. Başka tatsız ve yüz kızartıcı numaralarım da biliyordum. İçeri alınmasın tembihlerime rağmen gelmişti. Cüneyt, kalabalık bir grup halinde gelmiş olmalarına kanmış olmalıydı.
Yaşça, kılıkça, haliyle paraca karışık bir gruptular. Ahmet Kuyu'nun yılışık saygısına bakılırsa gruptaki en önemli misafir hâlâ genç sayılabilecek olan adamdı. Meraklı ve biraz da küçümser gözlerle etrafı izliyordu. Spor ama kaliteli giyinmişti. Bu tarzı sevmem. Suratı bir yerlerden bana tanıdık geliyordu ama nereden olduğunu çıkartamıyordum. Ahmet Kuyu'nun nihayet bir filmde rol almasını sağlayacak bir TV prodüktörü falan olabilirdi. Ne de olsa sadist aktörümüz yıllardır film yapmıyordu, onca televizyon kanalı arasında kıytırık bir dizide bile bir rol kapamamıştı.
Grupta kadın yoktu. Genelde kalabalık gelenler, yanlarında bir-iki meraklı kadın arkadaşlarını da sürüklerler. Onlar daha heyecanlıdır. Kimlerin kendilerine rakip olduğunu görüp öğrenmek isterler. Görünce de dünyaları yıkılır. Bizim kızlar, yani çoğu, onlara on basar. Gösteriş, endam, havaları, makyajları, davranışları ile bizim kızlar daha kadındır. Daha çekicidir. Daha iç gıcıklayıcıdır.
Yıkılan kadınlar işi komikliğe vururlar. En kolay yol budur. Madem rekabet zor, hatta imkânsız, iyisi işi komikleştirmektir. Biteviye gülerler. Kendilerince bizim kızlarla dalga geçerler. Ama kesin bildikleri bir şey vardır, yanlarındaki erkekler, bu gece olmasa bile bir ara onları atlatıp bizim kızlardan biriyle beraber olacaktır.
İşte bunu bilmek onları kahreder. Meraklarına karşılık ödedikleri hoş bir bedeldir. Bir daha da iflah olmazlar.
Ahmet Kuyu'nun grubu pahalı siparişlerde bulunuyordu. Hasan'ı bir işaretle yanıma çağırıp adamın kim olduğunu sordum. Hasan her şeyi bilir, herkesi tanır.
"Adem Yıldız," dedi. "Yıldız marketlerinin oğlu."
Duyduğum anda iş dünyası dergilerinde arada rastladığım hali gözümün önüne geldi. Evet, babasının kenar mahalle pastanesinden geliştirdiği, şimdinin ülkeyi baştan başa saran gıda ürünleri olan Yıldız'ın veliahtıydı. Hatırladığım kadarıyla tutucu bir gruptular. Hacı hoca takımından oldukları söylenir, ama asla alenen beyan edilmezdi. Sırf alkol satmamak için alışageldik market statüsünde değil, geniş çeşitli pastane havasında oldukları iddia edilirdi. Kendi adlarıyla ürettikleri bisküvilerden dondurmaya, böreklerden lokumlara kadar ürünleri bazı ülkelere ihraç bile ediliyordu.
Masalarına kızların biri oturup biri kalkıyordu. Her birine ikramda bulunuyorlardı. Ahmet Kuyu aracılık görevi üstlenmişti. Kalkıp kızları çağırıyor, Adem Bey'le tanıştırıyor, oturup sadece kendisinin güldüğü espriler yapıyor, sonra başka bir kızın peşine gidiyordu. Trafik yorucuydu. Kafam dinlensin diye başka yöne baktım.
Birden aklıma chat odamızın müdavimlerinden 'adam-star', 'starman' ve '*adam' nickleri geldi. Adem Yıldız, adam star, starman… anlamca hepsi aynıydı. Bu nickleri aynı zamanda görüp görmediğimi, neler yazdıklarım hatırlamaya çalıştım. Aklıma bir şey gelmedi. Demek ki kalıcı bir iz bırakmamıştı, yani sivrilikleri yoktu. Olsa muhakkak hatırlardım. Bu Adem Yıldız acaba onlar mıydı?
Adem'in kızlara bakışı hoşuma gitmedi. Beğeniyle nefret iç içe gibiydi. İnsan o kadar tutucu bir ailede yetişince herhalde böyle oluyordu. Ama yine de hayatında ilk kez canlı travesti gördüğüne inanmak zordu.
Evet, canlı-müzik gibi canlı-travesti görmek. Kulübe bu niyetle gelenlerden hoşlanmam. Lakin burası yine de ticari bir müessese. Kazanacağımız parayı da kollamak gerek.
Konuştuğum kızlar arasında Gül'ün kim olduğunu, nasıl güzel olduğunu bilmeyen yoktu. Ama ona nasıl ulaşılacağı konusunda farklı görüşler vardı: Aksaray birahanelerinden Harbiye kaldırımlarına kadar uzanan bir öneri yelpazesi vardı.
Lafını sakınmayan kızlardan Sırma "Bu kız biraz palazlansın, hepimizin tozunu attırır," demişti. Yani, Gül'ü, görmemiş, tanımayan bir ben kalmıştım.
Sırtımda, tam ortada, çıplak tenimde sıcak ve sert bir el hissettim. Durduk yerde bana dokunulmasından hiç hazzetmem. Hışımla arkama döndüm: Ali ve yanında hoş bir adam.
Ali, benim bilgisayar danışmanlığı işlerimi yürüttüğüm şirketin patronu, paragöz, gençten biri. Bilgisayar sistemlerinden pek anlamasa da satış ve pazarlama konusunda bir deha sayılır. Ona servet kazandıran pek çok projeyi beraber yaptık. Genelde dev şirketlere, hatta çokuluslu şirketlere sistemlerinin korunması için işler yaparız. Hackerler çoğaldıkça, elektronik postayla yayılan virüsler yenilendikçe bize de iş fırsatları çıkar. Yoksa arada web sitesi dizaynları, güncellenmesi gibi getirişi ufak, zahmeti çok işler çıkar.
Ali'yi kulüpte görmeye pek alışkın değilimdir. Şaşırdım. Onunla daha erkeksi kıyafetlerimin içindeyken görüşürüm. Bu halimi bilmediğinden değil, kulübe gelmişliği vardır, ama nedense kendimi biraz garip hissettim.
"Merhaba!" dedi. "Şahane görünüyorsun."
İyi bir yalancı değildi. Hiç de şahane görünmüyordum. Demode ve komik olmayı denemiştim. Bence de başarılı olmuştum. Nereden çıkmıştı şimdi bu vamp güzel muamelesi.
"Tanıştırayım," dedi. "Cengiz. Squash'tan arkadaşım."
Formuna bakılırsa sadece squashla yetinmeyenlerdendi. Elimi uzattım.
"Memnun oldum," dedim.
Cengiz elimi uzun süre tuttu. Bu alenen bir sinyaldir. Yakışıklı adamdı. İlk zannettiğim kadar genç de değildi. Rahatlıkla kırkını geçmiş, hatta kırklı yaşlarının ikinci yarısında geziniyordu. Ama bronz teni, parlak ve anlamlı gözleri ile karizması yerindeydi.
"Ali sizden o kadar bahsetti ki, görmek istedim," dedi.
"Neler dedi?"
Ali araya atladı.
"Bilirsin seni ne kadar methettiğimi."
"Becerilerimi, bilgisayar konusundaki uzmanlığımı evet… ama bu halimi methettiğim bilmiyordum doğrusu."
Cengiz "Ben gelmek için ısrar ettim," dedi. "Bizimle bir içki içersiniz değil mi? Sizi tanımak isterim."
İşte resmen asılıyordu. Ayol daha beni göreli kaç saniye, bilemedin dakika olmuştu. Bunca kız arasından beni neden seçiyordu?
"Kulüpte alkol kullanmam," dedim.
"Ne arzu ederseniz," dedi.
Ali bizi seyredip sırıtıyordu. Çöpçatanlığı yakıştıracağım en son kişiydi, ama gel gör ki yapmıştı.
Nazlanmayı bırakıp masaya geçtim. Ali, manasız gereksiz iş ayrıntıları anlatıyordu. Kendi alkol sınırını aşmış olduğu belliydi. Yoksa bu kadar konuşkan değildir.
Oturduğumuz masa, cepheden Adem Yıldız ve Ahmet Kuyu'yu görüyordu. İstemesem de gözlerim onlara kayıyordu. Şimdi masalarında Elvan vardı. Ahmet, masaya getirdiği kızları elliyor, okşayıp sıkıştırıyor, Adem ise sadece izliyordu. Aç gözlerle izliyordu demek daha doğru olurdu, içinden ne gibi hesapların ve helalleşmelerin geçtiğini bilemezdim.
Masamdaki Cengiz hoş adamdı. İlgisi başka yere kaymıyor, piste bile bakmadan gözlerini benden ayırmıyordu.
"Kulübünüzü beğendim. Kendine has bir ambiyansı var," dedi.
Bu, aslında düşük ama tahammül edilebilir bir yer demekti. Daha önce de söyleyenler olmuştu.
"Şu masada oturanlar Adem Yıldız'la Ahmet Kuyu değil mi?"
Ali iş dünyasını yakından izler, paralı herkes onun için potansiyel ortak, yani müşteridir. Adem Yıldız'ı tanımıyor olması zaten beklenemezdi. Ahmet Kuyu'yu tanımasına ise biraz şaşırdım. Bu adam söneli yıllar oluyor. Şimdilerde zar zor rol aldığı beşinci sınıf diziler ise Ali'nin televizyon seyretmediği saatlerde yayınlanıyor.
"Evet," dedim, "onlar."
"Vay vay," dedi Ali, "kimler de geliyormuş buraya…"
"Yıldız ailesi benim yazlıktan komşumdur," dedi Cengiz "Girdiğimizde fark etmedim."
"Abi istersen alevli meyve yollatalım?" diyen Ali'nin sarhoşluğu kesindi.
Hep beraber güldük, bunu fırsat bilen Cengiz kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.

5.

Bu aralar gönlüm boş, ama koynum çoğu gece dolu. Herhalde ben de biraz azdım. Her gece başka bir adamla beraber oluyorum. Sonbaharın geldiğini, artan libidomdan anlarım. Yıllardır bu hep böyledir.
İstanbul'un yaz geceleri, bir taraftan sıcağı, bir taraftan rutubeti ile, yatakta kendi bedenimden başkasına tahammül etmemi zorlaştırıyor. Döne döne, bir o yana, bir bu yana, gereğinde verev yatıyorum. Yatağın bir tarafı kendi bedenimin sıcaklığından ısınınca, serinlemiş diğer yana kayıyorum. Bütün yaz böyle geçiyor.
Oysa güz gelip, geceler serinlemeye başlayınca, hele de kaloriferler yanmaya başlamadan evvel, koynumda bir erkekle uyumak iyi oluyor. Beni ısıtıyor. Ona sarılıyorum, o bana sarılıyor; öylece ılık ılık uyuyoruz.
Sabahın ilk ışıkları ile gözlerim açıldı. Kendi yatak odamın perdeleri kalındır, ışık geçirmez. Yani aslında sabahın olduğunu yataktayken fark etmem. Ancak oda kapısı açıksa, salonun geniş pencerelerinden eve dolan gün ışığı koridoru aşıp yatak odama kadar sızar. Sabah güneşi, yere paralel huzmeler halinde eve yayılır. Oysa burası benim evim, bu yatak da benim yatağım değildi, ince perdelerden tüm sabah yattığım odaya doluyordu.
Koynumdaki adama baktım. Aslında tam koynumda sayılmazdı. Sırtını dönmüş, pikenin çoğunu kendi üstüne çekmişti. Ben, yarı açık yatıyordum. Belki de uyanma sebebim üşümemdi.
Pikeyi üstüme çekelemeye çalıştım. Beceremedim. Sıkı sıkıya sarınmıştı. Bir ayağı dışarıdaydı. Ayak fetişizmim yoktur, ama hakkını vermek gerek, güzel ve düzgün ayakları vardı.
Ona iyice sokulup, bir miktar olsun pikeden pay almaya çalıştım. Ben ona yaklaşınca, hafif bir homurtuyla daha kenara kaçtı. Egoist. Uyanınca bunun hesabını sorardım.
Çişim vardı. Büyük ihtimalle üşümüştüm. Yoksa bu kadar erken saatte çişe kalkmak âdetim de yoktur. Kalkıp tuvalete gittim, işim bitince aynanın karşısına geçip kendime baktım: yarısı gitmiş makyajımın altında tıraşsız yüzüm, kısa olmalarına rağmen dağınık saçlarım ve şiş gözlerimle hiç de çekici değildim.
Hep söylerim, ben bir makyaj harikasıyım. Erkek olarak da epey yakışıklı sayılmama rağmen biraz özenli bir makyajla tam bir star haline gelirim. Şimdikilerden değil, ellilerin altmışların pırıltılı, ihtişamlı Hollywood starlarından bahsediyorum.
Tıraş olmak istesem, takımlar aynanın önünde hazırdı. Ama gönlüm yoktu. Neyle beraber olduğunu bilerek yatmıştı. Bu halim ona sürpriz olmamalıydı. Ayrıca, gece boyu benimkini tutmuştu. Yani şu an sırtı dönük olduğuna göre en azından uyuyana kadar tutmuştu.
Bir kere yataktan kalktım mı bir daha uyuyamam. Onun için tıraş olmasam bile yüzümü yıkadım, jöleden kaskatı kesilmiş ve punk ötesi bir model sunan saçlarımı ıslatıp düzelttim. Evet, işte efendi görünüşlü delikanlı-ben olmuştum.
Sabahın serinliği çıplak tenimi yalıyordu. Tüylerim ürperdi. Gidip kıyafetlerimi giymeyi düşündümse de vazgeçtim. Başkalarının evlerinde, hele de böyle zengin adamların evlerinde, çıplak dolaşmayı severim.
Kahve hazırlamak niyetiyle mutfağı araştırdım. Her çeşit çay vardı ama karıştırdığım hiçbir yerde kahveye rastlamadım. Demek kahve içmeyen insanlar da oluyordu. Sağlığına düşkün biri olduğu kutu kutu sıralı vitamin haplarından, sağlık içeceklerinden, yulaf ezmelerinden ve her şeyden önemlisi kırk küsur yaşına rağmen dümdüz karnından belliydi.
Buzdolabının üstünden çocuklarının fotoğrafları mıknatısla tutturulmuştu. Kendisi gibi mısır püskülü saçlı iki oğlan. Oğlanlar ondan daha açık renkliydiler. Ya da benimki tenis, solaryum, yüzme derken bronzlaşmış, saçları da yaşla koyulaşmıştı. Çocukların yaşlarını hiç tahmin edemem, ama bunların işe yarar hale gelmeleri en az on yıl, hatta oniki-onüç yıl isterdi. Hem ben, babaları gibi biraz olgun adam severim.
Su ısıtıcısını beklerken buzdolabını karıştırdım. Bekâr yaşayan erkeklerin çoğununki gibi boş sayılırdı. Bir iki şişe beyaz şarap, süt, yumurta ve peynir çeşitleri ile çeşitli egzotik soslar vardı. Bir de kutulu sağlık ve enerji içecekleri. Birini alıp inceledim. Eğer sahiden üzerinde yazanlar içinde varsa bu kutuyu içince kesin azardım. Yerine bıraktım. Zaten su da ısınmıştı.
Kendime bir limonlu çay poşeti seçip altın yaldız kenarlı, kobalt mavisi fincanlardan birine attım. Sıcak suyu tam doldurmadım. Poşeti biraz bekletip, rahat içmek için üstüne ılık su ilave ettim.
Gazeteler gelmişti. Çayım ve gazetelerle salona geçtim. Nefis bir Boğaz manzarası vardı. Anadolu yakası ters ışıkta hayal gibiydi. Çıtır ve parlak bir gündü. Güneş deli gibi içeri doluyordu. Gazeteyi kenara bırakıp, gece tam da farkına varmadığım manzaranın keyfini çıkarmaya karar verdim.
Ulus tepesinden Boğaz'a kuşbakışı bakılıyordu. Geçen gemiler lacivert denizde süzülüyorlardı. Boğazla aramızda koca bir çam korusu vardı. Yemyeşildi. İstanbul'da yeşilin ne kadar azaldığını hatırlayıp hayıflandım. Anneannemin "Eskiden de öyle çok yeşil değildi, Boğaz'ın tepeleri cascavlak, çorak çıplaktı," demeleri aklıma gelmesine rağmen 'yeşil İstanbul' nostaljisi hoşuma gitti.
Manzarayla mest olarak çayımı içtim. Kendimi sokağa atmam için hâlâ çok erkendi. Benimki de henüz uyanmaya niyetli değildi. Karnım acıkmaya başlamıştı, ama dolaptaki yulaf ezmesinden yemeyeceğim kesindi. Meyvelikte iki şeftali vardı. Her ikisini de yedim.
Sonra bir çay daha hazırladım. Tekrar aynı deri koltuğa yerleştim. Sabahın sürekli değişen ışıklan arasında Boğaz film gibiydi. Şimdi ışık karşı yakayı farklı aydınlatıyordu. Her anı ayrı heyecanlıydı.
İçeriden önce sifon, sonra da gargara sesi geldi. Demek ki Cengiz kalkmıştı. Oturuşumu değiştirip, daha şuh bir poza geçtim. Az sonra yanıma geldi. O da çıplaktı. Vücuduna güvenenler hep böyle yaparlar.
Gülümsüyordu.
"Erkencisin…" dedi.
Gelip beni öptü. Ağzı naneli gargara kokuyordu.
Karşımdaki koltuğa oturdu ve beni seyretmeye başladı. Bakışları uykuluydu, hangi hislerle nereme baktığını anlamadım.
"Bu halin de ayrı bir hoş."
Biliyordum. Cengiz gibileri iyi tanırım. Yeniden başlamaya niyetleniyor gibiydi. Gülümsemekle yetindim.
Yerinden kalkıp yanıma geldi ve beni tekrar öptü. Arzuluydu. Ama ben değildim. Hemen sıyrılıp ayağa kalktım.
"Su sıcak. Sana da hemen bir çay hazırlıyorum!" dedim.
Ben mutfağa geçerken Cengiz kalktığım yere oturdu.
Çayını getirdiğimde gazeteyle ilgileniyordu. Sabah arzusu sönmüştü. Teşekkür etti.
"Yahu bir travesti ölmüş. Gördün mü?" dedi.
"Dünkü olay," dedim. "Yangın meselesi…"
"Yok hayır," dedi. "Bu başkası. Sarnıçta boğulmuş. Görmedin mi?"
Hayır, görmemiştim. Oysa gazete sabahtan beri yanımdaydı. Manşetine bile bakmamıştım. Nerede kaldı üçüncü sayfadaki travesti ölümü haberi.
Her güne bir travesti ölümü, gerçekten de sinir bozucuydu. Dün Ceren, bugün ise… Gül! Aman tanrım kötü vesikalık resimde bile ne kadar güzeldi. Kız güzeli dedikleri cinstendi. Ve gazetenin yazdığına göre on yedi yaşındaydı.
Önünden sahil yolu geçtiği için artık kullanılmayan, Küçükyalı'da bir yazlık evin sarnıcında ölü bulunmuştu. Ölüm nedeni boğulmaydı. Adli tıp araştırma yapıyordu.
Üzüntüm yüzümden belli olmalıydı. Cengiz, gelip oturduğum koltuğun koluna tünedi. Ağzını açmadan omzumu okşamaya başladı. Önce sinir oldum, sonra iyi geldi.

6.

Bunlar tesadüf müydü? Önce Ceren, hemen arkasından işe beraber çıktığı çıtır Gül ölmüştü. Bana hiç de normal gelmiyordu.
Biri Tarlabaşı'nda, evinden uzakta, metruk bir binada çıkan yangında ölmüş; diğeri İstanbul'un öteki yakasında, travestiler arasında pek de verimli tanınmayan Küçükyalı'da, kullanılmayan bir evin sarnıcında boğulmuştu. Dosttular. Tamam bizimkiler arasında dostluk fazla gelişmez, dost değilse bile arkadaştılar, işe beraber çıkıyorlardı. Belki de gencecik Gül, kendinden birazcık fazla tecrübesi Ceren'in yanında kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu.
Eve dönünce, internetin başına oturup gazeteleri taramaya başladım. Bulduklarım fazla bir şey ifade etmiyordu:
Gül'ün gerçek adı Yusuf Seçkin'di. Karadenizliydi. Demek ki, Şükrü pembe beyaz derken sarışınlığını kastediyordu.
Çocuk yaşta travesti olması dikkat çekiciydi. Ahlak, milli değerler falan elden gidiyordu. Kötü örneklere özenen çocuklar işte böyle oluyordu. Bunu yazan gazetenin sitesini en kısa zamanda çökertmeye karar verdim. Böyle şeyler özenerek olmuyordu.
Çocuk travestinin ailesinden haber yoktu.
Kullanılmayan sarnıçlar tehlikeli oluyordu. Belediye ne yapıyordu? Önlem alınmalıydı. Bu ölüm haberinden, bu çıkarsamayı yapan gazeteciyi de, editörü de yatırıp dövmek gerekirdi.
Tabii ki Hasan'ı aradım.
"Şükrü haberi duyunca yıkıldı. Onu teselli ediyorum," dedi. "Biliyorsun hayrandı."
"Sen neler biliyorsun?" dedim.
"Şimdilik bir şey bilmiyorum. Öğrenirsem sana da söylerim," dedi.
Cengiz'in evinde duş almıştım, ama duşta da rahat vermediği için her yanım yapış yapıştı. Hızla bir duş alıp hazırlandım. En efendi halimle adli tıbba gittim. Ölümlerle ilgili en ayrıntılı kayıtlar onlarda olurdu.
Biraz rüşvet ve güler yüz aradığım bilgileri sağlardı. Görevli memurları aşıp nöbetçi doktora ulaştım. Pek suratsız bir kadındı. İltifat etsem bir türlü, etmesem bir türlüydü.
Kibar kalmaya karar verdim. En etkileyici sesimle derdimi açıkça ifade ettim. Vicdanına sesleniyordum. Kaknemliği ile vicdanı arasındaki ilişki konusunda kuşkularım vardı, ama şimdilik bunu düşünmemeye çalışıyordum.
Bir süre konuşmadan beni izledi.
"Siz de öyle misiniz?" dedi.
Böyle soruları sevmem. Hatta saldırgan bulurum. Belli etmiyorum diye bir iddiam yoktur, ama en azından bu halimle, bu kılıkta, iki günlük sakalla, bana bunun sorulması beni biraz sarstı.
Doktor hanım bilmiş bilmiş gülümsüyordu.
"Önemli değil," dedi. "Benim bazı en yakın arkadaşlarım gaydir. Hiçbir itirazım yok."
Anlayışlı tarzı için müteşekkir kalmamı bekliyorsa çok aldanıyordu. Bu sözlerini ayrıca küstahlık olarak yorumlamak mümkündü. Hoşgörü sınırlarım fazla değildir. Sinirlenmeye başladığımı seziyordum.
"Bana yardım edebilecek misiniz?" diye sordum.
"Bakacağız," dedi.
Neye bakacağını, ben ne yaparsam gönlünün olacağını söylemedi, içimden 'kaknem sürtük' diye geçirdim.
Hâlâ beni süzüyordu. Ben de onu süzmeye başladım. Aslında hatları düzgün, her uzvu ayrı ayrı bakıldığında normaldi, ama bütün halinde tatsız bir kadındı. Kötü boyanmaktan ten rengine dönmüş saçları spreyden kaskatı duruyordu. Belli bir modeli yoktu, sadece kabarıktı. Elinde cetvelle gezip, gülen çocukları ilk fırsatta, gülmelerinden intikam alırcasına hırpalayan ortaokul öğretmenlerini andırıyordu.
Alyansı yoktu. Olsa şaşardım. Kaşları neredeyse tamamen alınmış, incecik, kalkık, parantezler haline gelmişti. Bu da yüzüne ayrı bir gerginlik katıyordu. Yok denecek kadar az olsa da makyajı tam bir felaketti.
Beni süzerken dudaklarını büzüyordu.
"Ben bir araştırma yapıyorum," diye başladı.
Böyle araştırmaların sonu hayırlı olmazdı ama sesimi çıkartmadan dinledim.
"Eşcinseller üzerine," diye ilave etti.
"Evet?" dedim.
"Sizin de araştırmaya katılmanızı isterim," diye noktaladı.
"Nasıl bir araştırma?" diye sormaktan kendimi alamadım. Başıma gelecekleri öğrenmek hakkımdı. Ya da ulaşmaya çalıştığım bilgilerin buna değip değmeyeceği.
Elindeki kalemi sinirli hareketlerle sallıyordu. Belli ki söyleyeceklerini tartıyor, bana nasıl söylerse olurumu alırı hesaplıyordu.
"Araştırmayı genelde adli vakalarla gelenler ve zührevi hastalıklar hastanesine başvuran eşcinsellerle yürüttük."
Hayret, demek zühreviye kendiliğinden başvuran kızlar da oluyordu. Benim bildiğim polisin baskınlarla toplayıp götürdükleriydi. Kızlar kendi istediklerinde en âlâ doktora, istedikleri özel hastaneye giderlerdi. Zührevi, aramızda hapisle eşanlamlı kullanılırdı.
"Yapılan pratik doğrultusunda anal kaslardaki refleks değişimlerini ve deformasyonları araştırıyoruz," dedi.
Doğru anlayıp anlamadığımı merak ettim.
"Nasıl yani?" dedim.
Beni cahil zannetmesi umurumda değildi. Kıçıma ne yapmak istediğini anlamalıydım.
"Basit ölçümler," dedi. "Anal sfinkterin kasılma refleksindeki değişimleri ölçüyoruz. Bir de rektum ve ötesindeki de formasyonlar."
"Anladığımı sanıyorum," dedim.
"Ha bir de ufak bir anket var," diye ilave etti "geçmişiniz, tecrübeniz, ilişki sıklığı falan gibi sorular. Elbette isim yazmanız gerekmiyor."
"Anketi doldurabilirim," dedim. "Ama rektum ölçümlerine pek niyetim yok."
Ona karşı gelmeme çok şaşırdı. •
"Canınız yanmaz," dedi. "Yani azıcık yanabilir."
"Mesele o değil," dedim. "Kıçıma metal bir aletin girmesi fikri…"
Neydi adı o aletin? Jiroskop, periskop gibi bir şeydi. Hayır değildi. Aklıma takılan, bildiğim bir şeyi hatırlamayınca sinir olurum.
"Rektoskopi," dedi.
"Ben almayayım," dedim.
"Siz bilirsiniz," dedi ve önündeki kâğıtlara eğildi.
Yerimden kıpırdamadığımı görünce kafasını kaldırmadan, sadece gözlerini bana dikti.
"Şimdi müsaade ederseniz işim var."
Iığhh! Altmışlı yılların Türk filmleriyle büyümüştü. Bu nasıl konuşmaydı böyle.
Bana yardım etmeyecekti. Sfinkterimi ölçmek için, Rektoskopi yapmadan, yani kıçımı elleyip içini yoklamadan ağzını açıp Ceren ya da Gül'le ilgili bir şey söylemeyecekti. Bu kesin olarak belli olmuştu.
Konuşması gerekmezdi, dosyaları gösterse onlar da işime yarardı. Kalkıp gitmez ya da uzanıp kıçımı açmazsam, beni öğretmene şikâyet edecek fitne ve çalışkan öğrenci bakışlarıyla bakıyordu.
Kalktım.

7.

Adli tıbbın kapısında Gönülle karşılaştım. Camiamızın bu kara cahil ve cüretkâr üyesiyle ya adli tıpta ya da cenazelerde karşılaşmak huyumuz vardı.
Her karşılaşmamızda olduğu gibi yine ağlıyordu. Basma desenli bol bir etek giymişti. Tahminen beli lastikliydi. Yerlere kadardı. Üzerinde, parlak taşlarla tavus kuşu deseni işli, beyaz bir penye vardı. Beni görünce durdu, dik dik baktı.
"Bana yemek sözün vardı," dedi.
Doğrusu açılış cümlesi olarak, hem de ağlayan birinin açılış cümlesi olarak pek parlak bir giriş değildi.
"Sözüm hâlâ geçerli," dedim.
"Ama verdiğin numarayı kaybettim. Seni nasıl bulacağım?"
Telefon numaramı tekrar verdim. Bana en zor ulaşabileceği ofis numaramı verdim. Ofise haftada bir ya uğrarım ya uğramam. Sekreterler benim için mesaj alırlar.
Üzüntüsüne bakılırsa Ceren ya da Gül'ü yakından tanıyordu. Sordum.
"Ceren'le ne işim varmış. Pisliğin tekiydi. Yusuf'tu benimki. Canım ona yanar," dedi.
Tekrar ağlamaya başladı.
"Onu Rize'den ben getirdim. Pembe beyaz, mısır püskülü gibi sarı saçlı bir laz oğlandı. Kız gibiydi. Çok istedi. Can yoldaşı olur diye yanıma aldım, geldim," dedi. "Sonra o Ceren orospusu ayarttı oğlanı, yanına aldı."
Fevkalade. Gönül yine döktürmeye başlamıştı. Burada fazla soru sormaya imkân yoktu. Başbaşa kalırsak kimbilir neler anlatırdı.
"İstersen şimdi yemeğe gidelim," dedim.
Makyajı kalmamış yüzünde nedensiz bir gülümseme belirdi. Makyajsız haliyle ablak suratlıydı. Yine de kafasına taktığını yapmak istediği belliydi. Binayı işaret etti.
"Bir durumu öğreneyim de."
"Beklerim," dedim.
"Söz ver…"
Söz verdim. Teyit etmek için de göz kırptım. Şuh bir öpücükle cevap verip adli tıbbın tatsız binasına girdi.
Çıkmasını yarım saat kadar bekledim. Söylenerek yanıma geldi.
"Velisiyim dedim, anlatamadım. Ay ne suratsız insanler var ama. Bir yardımcı olmuyorler. Neyse bir doktor kadın vardı. Zavallı, pek aksi bir şey. Anket yapıyormuş, yarın sabah aç karnına gel, bakarız dedi."
İşte bunların hepsini tek nefeste söylemişti. Derin bir nefes aldı. Başına gelecekleri anlamamış olduğu kesindi. Rektoskopiden bahsedip kendi işime taş koymanın gereği yoktu. Sustum.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu.
"Nereye istersin?" dedim.
"Beyoğlu'na çıkar mısın?"
"Tabii," dedim.
"Yani benimle çıkmaktan utanmazsın di mi?"
"Hayır, ne münasebet," dedim.
"Yok, yani istemezsen açık söyle. Kızmam. Bazıleri benle görünmek istemez de."

Bütün çoğul eklerim 'ler' halinde söylüyordu, 'lar' kalmamıştı. Bunu daha önce fark etmemiştim. Herhalde kibarlık olduğuna inanıyordu.
"Ay rica ederim," dedim. Koluna girip taksi sırasının başına sürükledim.
Arabaya yerleşir yerleşmez merakıma teslim oldum.
"Hadi anlat," dedim.
"Aaa, takside olmaz," dedi. "Oturunca anlatırım."
Az önce adli tıbbın önünde bülbül kesilen o değildi tabii. Şimdi taksi şoföründen utanacağı tutmuştu.
"İstersen Galatasaray'da ya da Tünel'de inelim, geze geze Taksim'e çıkarız," dedi.
"Nerede yemek yiyelim?" dedim.
"Aa onu da sen seç. Semti ben seçtim, yeri sen seç," dedi, "hem hesabı sen ödeyeceksin. Karışmak istemem yani."
Aklımı toplamaya çalıştım, fazla göz önünde olmayan, rahatça konuşabileceğimiz ve rahatsız ya da taciz edilmeyeceğimiz bir yer düşündüm. Aklıma gelmedi.
Gönül âdeti olduğu üzere taksi şoförüne sarkmaya başlamıştı. Herkesin bir tür saplantısı var. Tanıdığım kadarıyla Gönül'ün baştan çıkması için adamın direksiyona dokunuyor olması yeterliydi. Tipi, yaşı gibi konular sonraki sorunlardı.
"Kardeş siz nerelisiniz?" diye başladı.
Sürücümüz Iğdırlıydı.
Iğdır’ı duyunca Gönül hayat iksiri koklar gibi bir iç çekti ki gayri ihtiyari dönüp hayretle baktım.
"Ne güzel sürüyorsunuz arabayı," diye devam etti.
Yüzümün kızarmaya başladığını hissediyordum. Adam dikiz aynasından bizi izlemeye başlamıştı. Ne mal olduğumuz ortadaydı, ama nasıl davranacağına karar veremiyor gibiydi.
Unkapanı Köprüsü'nü geçmiş, Kasımpaşa kavşağına geliyorduk. Şoförümüz doğal bir soru sordu.
"Galatasaray mı, Tünel mi? Karar verdiniz mi?"
Gönül bunu fırsat bilip derhal onu tek muhatabı kabul etti.
"Sence hangisi daha uygun olur?"
Eminim Gönül öne oturmadığına pişmandı.
"Yani şimdi biz yemeğe gidiyoruz. Nereyi önerirsin? Bildiğin hoş bir yer var mı?"
Utancımı başımı cama çevirerek saklamaya çalıştım. Esmer adam dikiz aynasından beni süzüyordu. Daha da kızardım.
"İstersen sen de gel." Birden bana döndü. "Olur di mi? Hatırım için abloş."
Her şeyin üstüne bir de bana, şu en erkek kılığımdayken 'abloş' diye seslenilmesi! Neye uğradığımı anlamadım. Taksi şoförü niçin bizimle yemeğe gelsindi? Adam suskun, dikiz aynasından bizi izliyordu. Yolu tercihine bıraktığımız için Tünel sapağım geçmiş, Galatasaray'a doğru gidiyordu.
"Ben Doğulu erkeklere bayılırım."
Gönül'ün ağzından çıkan her laf, kelimeler ne olursa olsun, müstehcendi. Mimikleri başlı başına porno sayılırdı.
"Aslen ben de Doğuluyum. Vanlıyım." Resmen kırıtıyor, Alman pornolarındaki kötü oyuncular gibi durmadan dudaklarını yalıyordu.
"Bizim oranın erkekleri başke olur."
Belli ki şoförümüz efendi bir adamdı. Tepebaşı'na saptı. Odakule'nin önüne gelince durdu.
Odakule'nin yanındaki binayı eliyle işaret ederken yüzümüze bile bakmadı.
"Bu binanın en üst katı güzeldir," dedi.
Derhal parasını uzattım, sol kapıdan inmeye niyetlendim. Kendimi bir an evvel dışarı atmak istiyordum. Kapı açılmadı.
"Orası bozuk. Diğer yandan inin," dedi.
Gönül kapısını açmıştı ama inmeye niyeti yoktu.
"Ya bulamazsak? Yani gelip gösterseniz."
Adam eliyle binayı gösterdi.
"En üst katı," dedi. "Adı Mefharet mi, Meserret mi öyle bir şey."
Para üstünü verdi. Gönül'ü itekledim. Zorla indi.
"Ay ama çok hoş adamdı. Tam tipimdi," dedi. "Bana hiç yardımcı olmadın. Aşkolsun yani."
Ne söyleyeceğini bilemeyen insanların hep yaptığı gibi aptalca sırıttım. Bunun bazen anlayış, bazen tevazu, bazen de özür anlamına çekildiğini bilirim. Yorumu Gönül'e kalabilirdi.
Asansörün çıktığı son kattan sonra bir kat da yürüdük ve muhteşem bir Haliç manzarasına sahip terasa çıktık. Tüm Balat, Fener ve Ayvansaray önümüzdeydi. Fazla müşteri yoktu. Bu iyiydi.
Bir an evvel yemekleri sipariş edip konuşmaya geçmek istiyordum. Menüler elimize tutuşturulduğu anda garsona sordum.
"Bize ne tavsiye edersiniz?"
"Başlamak için güzel karides güveç var, sonra…"
Gönül hemen araya girdi.
"Ben karides yemem."
"Günün yemeği ne?" diye sordum.
"Mantarlı fileminyonla şnitzel var."
"Hangisini istersin?" diye Gönül'e sordum.
"Bir ondan bir ondan söyleyip paylaşalım mı?" dedi. "Birbirimizin yediğinde aklımız kalmaz."
Fena fikir değildi. Siparişimizi verdik. Garson gidince Gönül anlatmaya başladı.
"Biliyorsun benim turnelerim oluyor."
Bilmiyordum, ama önemli değildi. Üstünde durmadım. Onun ise bu ayrıntıyı öyle hemen geçmeye niyeti yoktu.
"Şekerim, tüccerın para kazandığı zamanı bilmek lazım.
Ne zaman fındık, ne zaman çay toplanır, parasını ne zaman alırler. Pamuk toplamaya gelenler Ceyhan'a ne zaman gelir, bileceksin. Ona göre de orada hizmete hazır öleceksin. Adamların işleri tamamlanmış, ceplerine paraleri girmiş olunca ne isterler? Bizi! işte ben böyle sistematik çalışırım."
Gerekli gereksiz 'a' yerine kullanılan 'e'ler bir kenara bırakılırsa, teknik, başlı başına sahiden takdire değer bir teknikti. Şimdiye kadar kimsenin bunu akıl etmemiş olması hayret vericiydi.
"Evet, çok zekice," dedim.
"Tabii, ben işimi bilirim. Bakma bana Kezban muamelesi yaptıklerine. Bende daha ne numaraler var. Ama hepsini birden anlatamam, olmaz."
Bazı insanların zekâları ile karşısındaki kişileri de etkilediklerini okumuştum. Gönül kesinlikle bunlardan biriydi. Onun yanında düşünce kapasitem azalıyor, IQ'm geriliyordu.
"Neyse, geçen sezon çay alimleri bitince Rize'ye gittim, inan tarihleri takip etmek zor değil. Televizyonda söylüyorler. Ben de kalkıp gidiyorum."
Komi çocuk içeceklerimizi getirdi. Gönül, o yanımızdan ayrılana kadar sustu.
"İşte Rize'ye gittim. Çay paralerinden bana ne çıkar diye. Bunların, yani tüccarlerin, çaycılerin toplandığı özel kahveleri var. Oraya gidip oturuyorum. Kısmet vıcır vıcır kaynıyur. Sonra bir gün gençten bir adam geldi. Ama yapılı felan, güzel bir şey. Anlaştık. Evlerine götürdü. Evde altı mı yedi mi erkek. Hepsi kardeşmiş. İşte Yusuf onların en küçüğüydü. Bir görüşte anladım. Zaten kız gibiydi. Pek güzeldi. O gözler. O dudakler. Pembe bir cilt. Sanki doğuştan pudralı. Ağabeyleri benle işlerini bitirince bu benim peşime takıldı, yol boyu sorgu sual, yok İstanbul nasıl, yok gelse ne yaparmış. Yani hali belli."
Yemeklerimiz gelmişti.
"Hangisiyle başlamak istersin?" dedi.
Tercihi ona bıraktım.
"Sulusuyla başlayayım. Kurusunu üste yerim," dedi.
Önüme aldığım şnitzeli tam ortadan ikiye kestim. Ona ayırdığım parçayı tabağımın kenarına iteledim.
"Velhasıl cancağızım, iki gün peşimde gezdi. Ben de gelirken yanımda getirdim."
"Ama yaşı bile tutmuyormuş. Çocukmuş daha," dedim.
"Biliyorum," dedi. "Ama ben yanıma almasam başkası alacaktı. Onun niyeti belliydi. Kafaye takmıştı İstanbul'a gelmeyi."
Bu 'a' yerine gelen inceltilmiş 'eler fazla olmaya başlamıştı. Ben de kafayı bunlara takıp, dedi demedi hesabı yaparken anlattıklarını kaçırıyordum. Yani duyduklarımın altındaki anlamı çözmek için gereksiz bir çaba harcıyordum. Oysa konuşulan benim de anadilimdi. Ne hale gelmiş olduğu ayrı meseleydi.
"Korkmadın mı? Bu çocuk kaçırmak gibi bir şey."
"Aman, niye korkacakmışım. O yaşta kızleri, oğlanleri evlendiriyorler bile."
"Peki ya ağabeyleri? Onlar ne yaptı?"
"Bak onu bilemem. Arayıp sormadık."
Yemeğini yemeye başladığı için konuşma hızı düşmüştü. Parçaları önce kesiyor, sonra sağ eline aldığı çatalla teker teker ağzına atıyordu.
"Burada bana can yoldaşı olurdu," dedi. "Benle işe çıkar, yol yordam öğrenirdi. Kızım gibi olurdu. Adını bile ben koydum. Gül yüzlü diye Gül dedim. Öyle kaldı."
"Sana para da kazandırırdı…"
"Elbette. Nasıl olsa yapacaktı bu işi, kafaya koymuştu. Elâleme yarayacağına bana yarasın. Di mi ama? Büyüyünce de ben ona hizmet ederdim. Beraber kazanıp beraber yerdik. Ömrüm billah sokaklerde verecek halim yok."
"Sonra ne oldu?" dedim.
"Ne olsun, Ceren orospusuyla tanıştı. Zaten anam, gözü göz değildi. Ne görse beğeniyor, her şeye sahip olmak istiyordu. Yani beni bilirsin, ben öyle deli gibi para harcamam. Tutumluyumdur. Etrafı gördükçe istedi, istedikçe yetmedi. Sonunda Ceren onu peşine taktı."
Suratını ekşitmişti. Alt dudağı Mürüvvet Sim tarzı döndürülüp sarkıtılmış, gözleri yana doğru anlattıklarını onaylamaz biçimde kaydırılmıştı.
"Ceren onu ne sattı, ne sattı. Paraya para demiyorlerdi. Tüysüz oğlan, fıstık gibi. Muamelesi de iyiymiş. Her gece kaç iş, artık sen düşün."
Hafiften haset ettiği belliydi. Ne de olsa güzel çocuğu o bulmuş, getirmiş, işin kaymağını yemek ise Ceren'e nasip olmuştu.
"Nasıl öldüğü hakkında bir fikrin var mı?" diye sordum.
"Boğulmuş. Sarnıçta boğulmuş. Testi su yolunda kırılırmış. Bu da öyle bir şey galiba."
"Bir gün önce de Ceren'i yangında kaybettik."
"Beter olsun inşallah. Cehennem ateşlerinde yansın. Layığını bulmuş orospu. Çirkef karı bozması. Başka ne diyeyim."
"Zaten öldü," dedim.
Tabaklarımızı değiştik. Ben de fileminyona devam ettim.
"Ben Gül'üme üzüldüm," dedi. "Biliyorsun pek güzel bir şeydi. Adı gibi. Yüzünde Hazreti Yusuf güzelliği vardı."
Evet! işte kafama takılan ama adlandıramadığım benzerlik bir flaş çakımı gibi aydınlanmıştı: Gül-Yusuf'un başına gelenlerle Hazreti Yusuf hikâyesi arasındaki benzerlik! Her ikisi de güzellikleriyle ünlüydü. İkisi de kalabalık ailelerin son çocuklarıydılar. Hazreti Yusuf güzelliği ve iyi huyuyla babasının en sevdiği oğlu, göz bebeğiydi. Hazreti Yusuf'un da ağabeyleri vardı. Kutsal kitapta, Yusuf'u babalarından kıskanan ağabeyleri ondan kurtulmak için onu kuyuya atardı. Bizim Gül'ün de ağabeyleri vardı. Ve Gül bir sarnıçta ölmüştü.
Önüme gelen sade kahve aklımı başıma getirdi. Ağabeyleri onu bulmuş ve cezalandırmış olabilirdi. Hâlâ bu tür törelerle yaşayanlar vardı. Kötü yola düşen üye, aile meclisinde yargılanıyor, sonra da infaz gerçekleştiriliyordu. Ve bu infaz akla gelebilecek en vahşi yöntemlerle gerçekleştiriliyordu. Gül'ün, yani Yusuf'un da durumu böyle olabilirdi. Eğer gerçek ise bu tam bir vahşetti. Tüylerim ürperdi.

8.

Gönül'den bir an evvel kurtuldum. Kafamı toplamaya ihtiyacım vardı.
Yusuf’u ağabeyleri bulup öldürdüyse, bu ağabeyler Yusuf'un izini sürerken Ceren'e ulaşmış, onun kardeşlerine ibnelik yaptırdığına inanıp onu da öldürmüş olabilirlerdi. Ama Ceren önce ölmüştü! Olsun, önce onu konuşturup, Yusuf'un yerini öğrenip, hatta işkence yapıp konuşturmuş, belki de kullanmışlardı. Sonra da Yusuf'u bulup…
Pekiyi, bütün bunlar doğruysa ben nasıl ispat ederdim? Elimde varsayımlardan başka bir şey yoktu. Bunları tamamen uyduruyor da olabilirdim.
Şakaklarım zonkluyordu. Vahşetin her türlüsü bana dokunur.
Adli tıptaki kaknem doktor kadın yardımcı olabilirdi, ama şartı vardı: kıçımın içini, dışını mıncıklamak istiyordu. Gözümü karartıp, dişimi sıkıp kabul edebilirdim. Bir şey çıkmazsa boşuna canımın yandığıyla kalırdım.
Ne aradığımı bilsem sorun yoktu, ama bilmiyordum da.
Uzun zamandır görmediğim, komiser Selçuk Tayanç belki yardımcı olabilirdi. Eve dönüp telefon fihristimi karıştırdım. Bendeki son kartında, makam hanesinde 'daire şefi' yazıyordu. Yani iyi bir yerlerdeydi.
Ulaşmak biraz zaman aldı, ama becerdim.
"Vay vefasız!" diye başladı. "Nerelerdesin? İşin düşmezse aramazsın."
Baştan böyle sitemle konuşmaya başlanmasını sevmem. Telesekreterim onun bıraktığı mesajlarla doluymuş gibi konuşuyordu. Sanki o beni durmadan arıyordu, ben ise sadece işim düşünce.
"Rahatsız etmek istemiyorum," dedim. "Biliyorum işin başından aşkındır."
"Sana ayıracak vaktim her zaman var," dedi.
Söylediklerinde içtendi. Selçuk'la çocukluk arkadaşıyız. Aynı mahallede büyüdük. Sokakta oynarken beni korur, kollardı. Sonra da birbirimizin dudaklarını şişirene kadar emerdik.
"Nasıl yardımcı olabilirim?" dedi.
Durumu özetledim. Onun şubesinin işi olmadığını biliyordum, ama belki adli tıptan raporlara ulaşmamı sağlayabilirdi.
"Düşündüklerin enteresan," dedi. "Belki de sahiden iz üstünde olabilirsin. Bizim çocuklar da bunu düşünmüş, hatta ağabeyleri araştırıyor olabilirler. Müsaade et, biraz araştırıp sana geri döneyim."
"Ya adli tıp raporları?" dedim.
"O iş tamam," dedi. "Raporları sana yollatırım."
Aslında yanıma bir komiser vermesini, birlikte adli tıbba gitmemizi önermesini tercih ederdim. Yanımda yetkili bir komiserle girdiğimde kıçımı mıncıklamak isteyen doktor kadının suratını görmek isterdim.
Aklımdan geçenleri söyledim.
"Abartma güzelim," dedi. "Her şeyi tiyatro haline getirmeden de halledebiliriz."
Telefon numaramı verdim, en kısa zamanda görüşmek dileğiyle kapattık.
Beklemeyi sevmem. Gerginlik yapıyor. Beklerken ne yapacağımı şaşırırım. Hangi işe başlasam yarım kalacak gibi gelir. Oturup bekleyince de zaman daha bir geçmez olur. Yani beklemek benim için tam bir çıkmazdır.
Bilgisayarda birşeylerle oynayarak vakit geçirmeye karar verdim. Her zaman temizlenecek bazı dosyalar, yüklenip kaldırılacak programlar vardır. Olmadı internette gezinmek, chat yapmak, oyun sitelerinden birine bağlanıp canlı bağlantıyla kâğıt oynamak mümkündür.
PC kullanımında hızlıyımdır. Kullandığım alet de bana uygun. Sürekli yaptığım ilavelerle inanılmaz bir performansı var.
Disk tarama ve sıkıştırma gibi beni pasif bırakacak işleri hemen geçtim. Eski dosyaları karıştırmaya başladım. Bizim chat odasının başlangıç kayıtlarını buldum. Onları silmek üzere karıştırırken de Cihad2000'in adına rastladım. Her seferinde besmeleyle bağlanıp gidiyordu.
Hemen internet bağlantımı yaptım, bizim 'erkek-kızlar' odasına bağlandım. Hayır, Cihad2000 ortalıkta yoktu. Başka chat odalarında olabilirdi. Hızlı bir arama programıyla onu buldum. Alfabetik sırayla 'gönül dostu', 'İslam', 'İstanbul', 'sex' ve 'zurna' odalarındaydı. Hızlıydı. Hepsine birden laf yetiştiriyordu.
Ona özel bir görüşme talebinde bulundum. Kısa süre sonra DCC talebime besmeleyle cevap verdi. Onun yardımına ihtiyacım olduğunu yazdım. Böylece başladık. Aralarda float halinde önceden hazırladığı tekbir ve özlü sözleri geçmesini tarzı olarak kabulleniyordum.
Aramızdan birinin daha öldüğünü yazdığımda celallendi.

<hepiniz kâfirsiniz! ölüm sizin kurtuluşunuz
zındıksınız!
Allah'ın yarattığını beğenmeyip değiştirenler kâfirdir
siz erkek doğdunuz, kan gibi yaşadınız
ölüm sizin kurtuluşunuz
sen de kâfirsin
sen de öleceksin>

Böyle lafları anlamıyorum. Sanki kimse sonsuza kadar yaşayacakmış gibi yazıyordu.

<hepimiz bir gün gelince öleceğiz öyle değil mi?>

diye yazdım.

Henüz büyük harf yazmaya başlamamıştı. Ateşi geçince ne yardımı istediğimi sordu. Yusuf-Gül'ün ölümü hakkında birşeyler bilip bilmediğini sordum.

<peygamberler masumdur.
onların adı kutsaldır
kirletilmez
onların adlarını kirletenler cezasını çeker>

Ne söylemeye çalıştığını anlıyor gibiydim.

<anlamadın mı?
Salih depremden kurtulamadı
İbrahim'i ateşle sınadılar
sonra Yusuf'u kuyuya attılar
peygamberlerin adı kutsaldır
adlarım kullananlar dikkatli olmalıdır
Kur'an'da 25 tane peygamber sayılır
ve daha niceleri denir
her millete kendi peygamberinin yollandığı söylenir
Adem, Nuh, Davut, Musa, Isa, Muhammedi>

Ve hemen peşinden büyük harfler, yani şiddet, başladı:
<PEYGAMBERLERIN ADINI KİRLETEN KAFİRDİR
KAFİRLERİN SONU GELECEKTİR>

Artık beni dinlemiyordu. Öfkesi kabarmış, floata geçmişti. Diğer pencerede gördüğüm haliyle 'erkek-kızlar' odasına da bağlanmış, aynı floatları geçiyordu.
Birden onun bağlantısını bulabileceğim, en azından nereden bağlandığını, gerçek kullanıcı adının ne olduğunu öğrenebileceğimi hesapladım. Gerekli izleme programını açtığım anda telefon çaldı.
Arayan Selçuk'tu. Adli tıp raporlarını yollatıyordu, yarın sabah alırdım. Yusuf'un ağabeyleri Seçkin kardeşler ise Rize'den İstanbul'a hiç gelmemişlerdi. Yani onları zan altında tutan bir şey yoktu. Kardeşlerinin cenazesiyle bile ilgilenmemişler, gazete haberleri üzerine 'bizim öyle bir kardeşimiz artık yok' diye kestirip atmışlardı.
"Bir akşam bize yemeğe gel. Ayla'yı da görmüş olursun."
Ayla karısıydı. O da mahalledendi. Selçuk, çocukken ikimizin de dudaklarını emmiş, onunkileri tercih etmişti. Ortaokuldan itibaren çıkmaya başlamışlardı. Kısacası, bildim bileli evli gibiydiler.
"İnşallah," dedim.
Cihad2000 ile chat yapınca böyle laflar dilime dolanıyor.
Bağlantı kökeni bulma programım çalışmış, vazifesini tamamlamıştı. Cihad2000 benimle özel bağlantısını kesmişti, ama önemli değildi. Nereden bağlandığını bulmuştum. Üstelik yeterince aydınlatıcı olmuştu.

9.

Peygamberler tarihini az çok hatırlıyordum. Bir zamanlar tüm kutsal kitapları meraktan okumuştum. Ayrıca kostüme filmlere ilgim ve Ava Gardner'a hayranlığım nedeniyle, yıllar önce John Huston'ın The Bible / İncil filmini DVD'den seyretmiştim. Adem ile Havva, Habil'le Kabil, Nemrut, Nuh tufanı, İbrahim, Lut, Sodom ve Gomorra filmden aklımda kalmıştı. O zamanın en güzel erkeği kabul edilen Peter O'Toole, günahkâr Sodom ve Gomorra'da yaşayan Lut'u ziyarete gelen üç meleği oynuyordu.
Filmde altmışların tutuculuğu ve sansür anlayışı ile pek belirsiz, karanlık bir Sodom ve Gomorra vardı. Şimdilerde, biraz uçuk ve cüretkâr bir yönetmen çekse nasıl pornolarla renklendirirdi diye içimden geçirdim.
Hazreti Yusuf'un hikâyesini de çocukluğumdan silik olarak kalan, Yusuf Sezgin'in oynadığı filmden hatırlıyordum. Yusuf Sezgin adı ile Yusuf Seçkin arasındaki benzerlik ise sinir bozucuydu.
Hatırladığım kadarıyla Hazreti İbrahim, inançsız kral Nemrut tarafından ateşe atılmış, ama alevler kuş olmuş, Hazreti İbrahim de kurtulmuş, müminleri artmıştı. Bizim İbrahim-Ceren ise sadece yanmıştı. Alevler kuş olmamıştı.
Cihad2000, depremden kaçamayan Salih'ten bahsetmişti. Bu kafamı karıştırmıştı. Salih de kimdi? Deprem neyin nesiydi?
Kaynakları karıştırınca, Hazreti Salih'in adıyla karşılaştım. Kuran'da adı geçen peygamberlerdendi. Puta tapan, Arap Semud kavmine gönderilmişti. Onları tek tanrıya inanmaya çağırmıştı. Onlar ise Salih'e inanmayıp Tanrı'nın yolladığı dişi deveyi sakatlayıp öldürmüşler; var ise Tanrı'nın kendilerini nasıl cezalandıracağını öğrenmek istemişlerdi. Salih onlara taştan oyma mağara evlerine kapanmalarını istemiş, sonra şiddetli fırtına ve deprem olmuştu. İnanmayanlar evlerinde ölmüştü.
Yani Salih peygamberin, deprem ve fırtına ile ilişkisi vardı.
Ama Salih adı neden birdenbire Cihad2000 tarafından ortaya atılmıştı? Bizim kızlardan Salih adlı biri ne zaman ölmüştü? Hafızamı yokladım. Bulamadım.
Camiamızın muhtarlık görevini yerine getiren Hasan'ı aradım. Meşguldü, kısa konuştu. Salih adını duyunca önce tereddüt etti ama sonra hatırladı.
"A tabii, sen Deniz diye tanırsın. Birkaç ay oldu. Asansör boşluğuna düşüp ölmüştü," dedi.
Evet hatırlamıştım, şüpheli bir ölüm değildi. Ataköy'deki bloklardan birinde asansör boşluğuna düşmüştü. Olayı hatırlıyordum. Depremle bir alâkası yoktu. Ataköy etkilenmişti, ama depremden zarar görmemişti. Deniz'in ölümünde deprem bağlantısı yoktu. Üzülmüştük ama çabuk unutmuştuk.
"Kızlardan ölenler arasında İsa, Musa, Nuh falan var mıydı?" diye sordum.
"Ne o canım, peygamberler tarihi mi bu?" dedi.
Evet, galiba peygamber tarihi gibi bir ölümler zinciri gerçekleşiyordu. Erkeklik adları, peygamber isimleriyle aynı olan kızlar ölüyordu. Üstelik ölümleri, peygamberlerin başına gelenlerle garip benzerlikler taşıyordu.
Gül ve Ceren'in, yani Yusuf'la İbrahim'in, ölümlerinin ayrıntısı için Selçuk'tan gelecek raporları bekliyordum, ama Deniz'in, yani Salih'in ölümünü kurcalamaya başlayabilirdim. Başlardım da, üzerinden en az iki-üç ay geçmiş bir olaydan geride kalmış ne bulabilirdim? Cevap hiç ya da hiçe yakın bir şeydi.
Deniz yakından tanıdığım biri değildi. Ama kulübün devamlılarından Çise'nin yakınıydı. Bir ara birlikte oturmuşlardı. Sonra Çişe sürekli elbisesine işeyen Deniz'in kanişini kaptığı gibi duvara fırlatmış, ev arkadaşlıkları bitmişti. Akşam kulübe çıktığımda Çise'yle kısa bir sohbet bilgi toplamama yardımcı olurdu.
Kafamı toplayıp seçenekleri düzenledim: A- Ben paranoya yapıyordum, B- Sapık Cihad2000 saçmalıklarıyla beni kışkırtıyordu, C- Manyak bir katil seri cinayetlere başlamıştı, D- Bunların hepsi sadece tesadüftü.
Paranoya faydalıdır, temkinli yaşamayı sağlar. Bugüne kadar zararını görmedim. Belli bir doz paranoyası olmayan insanlardan nefret ederim. Nedir o gereksiz rahatlık, genişlik? Çok saçma bulurum. İnsanın hayatta bazı şeylere kuşkuyla yaklaşması sağlıklıdır. Hem zaten birazcık bile niyet olunca kuşkulanacak, kaygılanacak ne çok şey vardır aslında.
D şıkkını otomatik olarak eledim. Tesadüfse bile ben takılmıştım. Tesadüf olmadıklarının ispatlanması gerekliydi.
Cihad2000 saçmalıyor olabilirdi. Ama her bir şeyi bilmesi ve hemen kendi tarzında bir kılıfa uydurması yabana atılmamalıydı. İzini bulup kontrol etmek zor olmazdı. Buna değerdi. Hiçbir şey çıkmasa bile kulağını bükerdim, biraz ürker, chat odasına bağlandığında ortalığı karıştırmazdı.
Seri cinayetler işleyen manyak katil seçeneği, düşünce olarak çekiciydi. Bir o kadar da ürkütücüydü. Kim olduğu, neden yaptığı gibi bir dolu soru işareti vardı. Eğer gerçekse, daha fazla yol almadan durdurulmalıydı.
Son olarak da Cihad2000, bizatihi kendisi, seri cinayetleri işleyen sapık olabilirdi.
Çözdüğüm bağlantı adresini önüme aldım. Tabii ki uyduruk bir e-posta adresi vardı. Bağlantı sağladığı server'daki kullanıcı adına ulaşmam zor olmadı. Kullanıcısı pek fazla olmayan doruk.net üzerinden bağlanmıştı, kayıtlarda 'rt.ten.kurod|ucturabk#rt.ten.kurod|ucturabk' yazıyordu.
Doruk, internet hizmeti sağlayanlar arasında daha çok kurumsal çalışanlardandır. Bu nedenle güvenlik sistemleri güçlüdür. Bu benim için aşılamaz anlamına gelmez.
İşe girişmeden evvel kendime bir rezene çayı hazırladım. Birkaç yudum alıp yapacağım işlerin sırasına karar verdim ve başladım. Doğrusu ummadığım kadar uğraştım. Gereksiz güvenlik önlemleri vardı. Lakin bir kullanıcı kodunu yakalayınca gerisi çorap söküğü gibi geldi.
'kbarutcu', Kemal Barutçu'ydu. Adresi Beşiktaş'taydı. Adresi ve kayıtlı iki telefon numarasını kaydettim.
Ev ya da işyeri olduğuna dair bir kayıt yoktu. Ev ise başka, iş yeri ise başka sorun çıkabilirdi. Bulunduğu yerde yalnız değil ise başıma bir dolu aile üyesi ya da ofis çalışanı üşüşsün istemezdim.
Ziyaret etmenin sakıncası yoktu ama önce ev mi, işyeri mi olduğunu bir telefonla yoklamak iyi olurdu. Karşımdakinin ne menem bir takıntılara sahip olup olmadığını bilmiyordum. Ev telefonlarımdan arayıp, durduk yerde numaramı ona kaydetmenin gereği yoktu. Telefon şifreleme programını çalıştırdım. Gelişigüzel arama ile denk düşen, Jersey adasındaki bir numara üzerinden bağlandım. Artık numaram olarak bu numarayı görecekti. Jersey'deki bu numara kiminse, bu görüşme onun kayıtlarında görünecekti.
Telefon fazla çalmadı. Burundan konuşan, güvensiz ama genç olduğu belli bir erkek sesi "Efendim," diye açtı. Gençliği konusunda yanılmamış olmama sevindim.
"Kemal Bey lütfen," dedim.
"Benim. Buyurun?"
Düzgün konuşuyordu, ama mırıldanıyordu.
"Afedersiniz, orası ev mi, işyeri mi?" diye sordum.
"Nereden arıyorsunuz?"
Sesi hemen hırçınlaşmıştı.
"Internet hizmetleriyle ilgili aramıştık," dedim.
"Evet?"
"Anket amaçlı," dedim. "Ev mi işyeri mi?"
"Ev," dedi.
Öğreneceğimi öğrenmiştim. Uzatmanın gereği yoktu. Teşekkür edip kapattım.
Hırçın sesli Kemal Barutçu'ya, nam-ı diğer Cihad2000'e bir ziyaret zamanı gelmişti. Bir şey çıkmasa bile 'erkek-kızlar' odasında yaptığı pislikler için gözdağı vermek yeterdi. Internete takma isimle bağlanmanın da kimliğini ele verebileceğini, eğer böyle sinirime dokunan şeyler yapmaya devam ederse başına gelebilecekleri ağzımdan öğrenmesi iyi olurdu.

10.

En delikanlı kıyafetlerimi giydim. Beşiktaş'a, Barbaros Bulvarı paralelindeki Akdoğan Sokak'a gittim. Orta halli binaların sıralandığı sokağın bir tarafı Maşuklar Sokağı idi. Adını pek sevdim.
Aradığım, araya sıkışmış, boz renkli, eski suratlı bir binaydı. Apartman kapısı kapalıydı. Otomat ya da kapıcı zili yoktu. İki numaralı daire ziline bastım. Herhangi bir şey olmayınca tekrar bastım ve kapı açıldı.
Apartman içi loştu. Rutubet kokuyordu. İki numaralı daire birinci kattaydı. Apartman içinde bir kadın sesi yankılandı.
"Kim o?"
Klasik 'benim' cevabı çoğu zaman işe yarardı. Ama ortalığı kızıştırıp kadını panikletmenin hiç gereği yoktu. Ne cevap vereceğimi düşünmemiştim. Sanki hep kapıyı bana Kemal açacak gibi gelmişti.
Hızla merdivenleri çıkarken "Kemal Barutçu'yu arıyorum," dedim.
Cümlem bitmeden kapının önündeydim.
Kısa boylu, başı bağlı bir kadın kapıda duruyordu. Herhalde annesiydi. Koyu renk gözleri merakla beni izliyordu.
"Kimsiniz?" dedi.
"Kemal Barutçu'yu arıyorum," diye yineledim. "Evde mi?"
"Evet," dedi. "Nereye çıksın ki."
"Internetten arkadaşıyım," dedim. Yalan sayılmazdı.
Kapıyı açıp bana yol verdi.
"Geçin oğlum," dedi. "Kemal içeride, odasında."
Ayakkabılarımı çıkarıp çıkarmamakta tereddüt ettim. Bir şey olur da kaçmam gerekirse, ayağımda kalmaları hayırlıydı. Paspasa iyice sildim.
"Geçin, öyle geçin," dedi.
Orta halli ama rahat bir daireydi. Mahalle mobilyacısından taksitle alınmış eşyalarla döşenmişti. Kayda değer bir ayrıntı yoktu. Hayır vardı: eşyalar azdı. Genelde bu tip evler tıka basa mobilya dolu olurken, bu boş bile sayılabilirdi. Daha da önemlisi yerlerde halı, kilim adına pek bir şey yoktu. Parke desenli muşamba kaplıydı.
Umduğum gibi fanatik radikal dinci evlerine benzemiyordu. Her duvarda sureler, her köşede rahlelerde Arapça kitaplar, seccadeler yoktu.
Kapısını çalarak girdiğimiz oda parka bakıyordu. Aydınlıktı. Sırtı bize dönük, bilgisayarın başındaki Kemal Barutçu'ydu. Tekerlekli sandalyede oturuyordu!
Annesi omzuna dokununca başını kaldırıp bana döndü. Stephan Hawking'in İstanbul şubesi karşımdaydı. Diş etlerini sergileyerek gülümsedi.
"Merhaba," dedi.
Kolları sağlam duruyordu. Sağ elini toka için uzattı.
"Geleceğini biliyordum," dedi. "Ama çok geç kaldın…"
Anlamsız bakma sırası bana gelmişti.
"Anne, bize çay hazırlasana," dedi. "Varsa yanında biraz da kurabiye."
Anne ağzını açmadan yanımızdan ayrıldı.
"Kapıyı kapasana," dedi. "Annem her şeyi dinler."
Dediğini yaptım.
Oturacak yer arandım. Onun tekerlekli sandalyesinden başka tek oturacak yer yatağıydı. Eliyle oturmam için işaret etti. Sandalyesini bana çevirdi. Hâlâ gülümseyerek bakıyordu. Bakışlarından zeki olduğu belliydi.
"Beni bulman geç oldu," dedi. "Az daha hayal kırıklığına uğrayacaktım. Beni izlediğini fark ettim. Onun için geleceğini biliyordum."
"Anlamadım," dedim.
"Ben de seni izliyorum," dedi. Kaim gözlüklerinin arkasından yarım yamalak göz kırptı. "Klasik hayran muhabbeti. Bilirsin işte."
Demek ben de fark etmeden izleniyordum. Hep savunduğum gibi, ne kadar güvenlik önlemi alınırsa alınsın, niyetlenen internet üzerinden, aradığı her şeye ulaşırdı. İşte canlı örneği karşımdaydı.
"Hiç fark etmedim," dedim.
"Elbette," dedi. "Senin bilgisayardaki becerilerine hayranım. Yaptıklarını izliyorum. İmzan var. Allah nasip ederse benim de olacak."
Göz ucuyla masanın üstündeki donanımlara baktım. Epey kapsamlıydı. İstediği her şeyi yapacak altyapıya sahipti.
"Biliyor musun?" dedi, "seni hep başka türlü hayal etmiştim."
"Özür dilerim," dedim. "Ben de seni başka türlü düşünmüştüm."
Doğrusu, tekerlekli sandalyeye bağlı birini hayal etmemiştim. Yazdıklarına, yazdıklarının iddiasına bakınca böyle duruma ihtimal vermemiştim.
Gevrek bir kahkaha attı. Gülerken sesi daha da tizleşiyor, çocuk sesi gibi çıkıyordu.
"İşte beni buldun!" dedi.
Ona olan kızgınlığım, acıma duygum tarafından bastırılmıştı. Diğer taraftan bakınca ise sakat olması, iyilik meleği olması anlamına gelmiyor, pislik yapmasına asla engel teşkil etmiyordu. Çaylarımız ve üstlerine pudra şekeri serpilmiş, bohça biçimli, elmalı kurabiyelerimiz geldi.
Kafası biraz farklı işliyordu. Benim yaptığım işlerin çoğunu biliyordu. Beni beğeniyor, yaptığım işleri örnek alıyor ama bir taraftan da benimle boy ölçüşmek istiyordu. Ancak benim çalıştığım çokuluslu şirketler yerine, kendine iş olarak radikal dinci şirketleri seçmişti. Yaptığı bazı işler vardı. Onlar için güvenlik sistemleri, site tasarımları hazırlamıştı. Ancak henüz piyasada adı benimki kadar yaygın değildi, haliyle fiyatı da düşüktü.
Bana olan kıskanç ve hayran ilgisi sonucu benimle ilgili gereğinden fazla şey biliyordu. Bunlar sakındığım konular değildi, ama evinde bilgisayarın başından kalkamayan birinin de bilmesi pek normal sayılmazdı.
Sakatlığı doğuştandı. Akraba evliliği neticesiydi. Onunla, ağızlarının payını alan ana-babası başka çocuk yapmamıştı. Sokakta haince alay konusu olduğu için, liseden sonra, üniversiteyi kazanmasına rağmen okumamıştı. Bilgisayar tam ona göre bir işti: Yerinden kalkmadan yapıyordu.
Tahminlerimin aksine imam hatip lisesi mezunu değildi. Ama İslâm’a inancı tamdı. Bu haliyle vecibelerini tam olarak yerine getirmese bile elinden geleni yapıyordu. Kendisinin de, ana-babasına bir ceza olarak verildiğine inanıyordu Herkes bu dünyada sınanıyordu. Onların sınavı da kendisiydi. Kemal'in doğumu ile kendilerine kapanmış, sosyal hayatlarını neredeyse sıfırlamışlardı ama şimdiye kadar epey başarılı idare etmişlerdi. Onun kadar dine yönelmemişlerse bile, onun ilgisini baltalamamışlar, biricik oğullarının mümin biri olarak yetişmesi için ellerinden geleni esirgememişlerdi. Önce bir hacı teyze, sonra mahalleden bir hoca ona dersler vermiş, sonraları ise kendi okuyup gelişmişti.
Babası banka müfettişiydi. Çoğu zaman şehir dışında oluyordu. Arada geldiği zamanlar ise onunla ilgilenemeyecek kadar yorgun oluyordu.
Kurabiyeler güzeldi. İçi boldu. Bol hamur arasına, pişince kalmayan bir lokma içle yapılan poğaçaları sevmem. Hepsini yemeye devam edersem sonum kötüydü. Zaten, bu aralar dengesiz besleniyordum. Her sonbahar kilo alırım. Bedenim, kışa hazırlık olarak bunu bana her sene yapar.
Kemal'in açıkladığı kadarıyla travestilere has bir düşmanlığı yoktu. Gayler, lezbiyenler, Yahudiler, sosyalistler, açık gezenler, içki içenler, çocuklarına dua etmeyi, namaz kılmayı öğretmeyenler, oruç tutmayanlar gibi diğer günahkâr zındıklar arasında sayıyordu. Dünyadaki sınavını beceremeyen, yoldan sapan kâfir çoktu. Biz de onlardan biriydik.
Yazdıklarında özel bir amacı yoktu. Hemen her odaya bağlanıp aynı şeyleri yolluyordu. Kimse engel olamıyordu. Hadlerine düşmezdi. O sadece doğru yola davet ediyordu. Uyup uymamayı herkes kendi bilirdi.
Ağır bir eşcinseldi. Bu konuda kendi itirafı olmadı, benim değerlendirmem bahis konusuydu. Kendine olan güveni ve güvensizliği, yaptıklarını anlatırkenki mimik ve jestleri, 'hadlerine düşmez' derkenki göz kayması çok şey söylüyordu. Bu haliyle birşeyler yapmış olması ihtimali yoktu, görünürde de olacak gibi durmuyordu. Günah, zındıklık, mundarlık vesaire neyse neydi, ama ibnelikten bahsederken gözlerindeki pırıltı her şeyi ortaya seriyordu.
Düşmanlık beslemekte, bir yere kadar, haklıydı. Onu anlıyordum. Millet neler neler yaparken, onun yapacak fırsatı yoktu. Olmamıştı. Olmayacaktı da. Eminim porno sitelerini ezbere biliyor, her saniye bağlı olduğu internette, oralara da mutlaka yolu düşüyordu. Gördüklerine baktıkça ne türlü duygularla iç geçirdiğini, sonra da kendine bakıp nasıl bir isyana kapıldığını hayal etmek zor değildi.
"Bu halinle de çok güzelmişsin," dedi. "Arkadaşlarına yollarken internette iki resmini yakaladım. Üzerinde deri mini elbise vardı."
Evet, bunlar İpekten'in doğum günü partisinde çektiğimiz fotoğraflardı. Sonra herkese internetten yollamıştım. Demek onlara bile ulaşmıştı. Ama ben o resimlerdeki halimi hiç beğenmemiştim. Çocukluğumdaki, korku çizgi romanları kahramanlarından Vampirella'ya ya da Addams Family'deki Angelica Huston'ın seksi haline benziyordum.
"Saçların uzundu," dedi.
"Peruk," dedim.
"Yüksek topuklu çizmelerin de vardı," dedi.
"Sokağa pek öyle çıkmam," dedim. "Sadece geceleri."
"Olsun," dedi. "Böyle de iyisin."
En delikanlı halimle gelmiştim ama niyet bozuk olunca yapacak bir şey kalmıyordu. Kemal baştan çıkmaya hazırdı. Bir kere bile bir şey yaşasa, hayatı, hayata bakışı, her şeyi değişirdi. Lakin ben de, kendimi durduk yerde feda edemezdim.
Olmasına olurdu ama sonra geceler boyu rüyama girecek bir şey yaşamak istemiyordum.
Neyin peşinde olduğumu anlattım. Chat'teki fevri tavrından eser yoktu. Sadece onaylamaz sesler çıkartarak dinledi. Ben konuşurken sürekli ağzımı izliyordu. Bundan rahatsız olurum, göz hapsine dönüşmeyen makul bir göz temasını tercih ederim.
Sesi hırıltılı çıktı.
"Bir şey bilmiyorum," dedi. "Ama kim yaptıysa iyi yapmış. Hak etmişlerdi! Darısı başına!"
Böyle laflar beni kızdırır. Öfkem parlar. Hiç niyetim yokken suratına bir tokat atıverdim. Kontrolsüz bir eylemdi. Yaptığımdan utandım.
Ama gözlerindeki arzulu pırıltıyı görünce anında uyandım. Fikrim değişti. Karşımda azgın bir mazohist vardı. Annesine duyurmamak için sesini hiç yükseltmeden hakarete devam etti.
"İyi olmuş! İbneler! Kafirler!"
Yılan gibi tıslarca konuşuyordu. Yeni bir tokat daha atıp atmamak konusunda kararsız kaldım. Bekliyordu. Bakışları arzuluydu.
Mazohistlere daha önce de rastlamıştım, ama hiçbiri kötürüm değildi. Gayler arasında yaygın bir alt grup olarak sado-mazo'cular vardır. Kendilerini kısaca SM olarak tanımlarlar. SM, sado-mazo anlamlarına geldiği gibi slave-master (köle-efendi) anlamına da gelir. Şahsen benim özel ilgi alanım sayılmazdı. Ama seyrettiğim filmlerden, sitelerde gördüklerimden epey fikrim vardı.
Gür ve dağınık saçlarını yakalayıp kafasını geri çektim. Bir an nefesi kesildi. Suratına tukurdum.
"Seni pislik!" dedim.
Aynı tıslama sesini yakalamıştım. Gözlerini kocaman açmış hayretle bana bakıyordu. Diliyle dudaklarına bulaşmış tükürüğümü yaladı. Çenesini tutup kafasını kaldırdım. Yalvaran bir arzuyla bakıyordu. Sarkık dudakları yarı aralıktı.
Üstüne eğilip yüzümü yüzüne yaklaştırdım. Gözlerinin tam içine baktım.
"Sen tam bir manyaksın!" dedim.
"Evet!" dedi.
Sesi heyecandan titriyordu. Tereddüt etmeden tekrar tükürdüm. Bu sefer tam ağzına denk geldi.
Elini çüküne götürmüştü. Neye uğradığının farkında değildi. Sadece hayvansal güdülerle hareket ediyordu.
Uzanıp elini yakaladım, havaya kaldırdım.
"Yok öyle şeyler!" dedim, içimdeki efendi harekete geçiyordu. Boştaki elini de önüne götürürken yakaladım. Kötürümlerin kolları güçlü olur, ama kullanmıyordu.
"Daha… Lütfen…" dedi.
Bırakıp tekrar bir tokat attım. Ağzından salyaları saçıldı. Eli tekrar önüne gitti. Boşalmak üzereydi ama ne yapıp yardımcı olacağımı kestiremiyordum.
Göğüs uçlarını sıkmaya çalıştım. Üzerindeki kaim eşofmandan ulaşmak kolay değildi. Doğru yeri sıktığımdan bile emin değildim. Ama o hemen göğsünü ileri çıkarttı.
Gözlerini kısmış sarsılıyordu. Son bir destek olarak bir tokat daha attım. Ve boşaldı.
Eşofmanının önü ıslanmıştı. Bana garip bakıyordu.
Sorunlu adamlar boşalınca yaptıklarına pişman olurlar. Kimi bir an evvel kaçıp kurtulmak, suçluluğunu kendi başına yaşamak ister. Kimi de nefret dolar, suçluluğunu partnerine yükler, işte onlardan korkarım. Hainlikleri, suçluluklarını aşmak için yapmaya niyetlendikleri şeyler akıl almazdır. Katiller bunlardan çıkar.
Kemal'in ne yapacağını bilmiyordum. Bakışlarında pişmanlık vardı. Ama rahatlama ve haz da vardı.
"İyiymişsin," dedi.
Demek ki hoşlanmıştı. Ve fazla da pişman değildi.
"Günah işledik," dedi.
"Bakıyorum suçunu da biliyorsun," dedim.
"Hepimiz günahkârız," dedi. "Günah işlemeyecek olduktan sonra bu dünyada ne işimiz var?"
Kulaklarıma inanamadım. Bu nasıl değişimdi böyle.
Tekrar kendisini ziyaret etmem için yalvardı. Önceden haberi olursa annesini dışarı yollayabileceğini, böylece yalnız kalabileceğimizi, belki de yaptıklarımızı soyunup tekrarlayabileceğimizi söyledi. Midem bulanacak sandım. Olmadı.
Bizim odada pislik yapmayacağına söz verdi. Eğer yaparsa bugün olanları ve açık adıyla adresini tüm sitelere geçebileceğimi laf arasında söyledim. Mesajı aldı. Ne de olsa benim saklayacak fazla bir şeyim yok, her yanımla gözler önündeyim. Onun ise var.
Kızların ölümleriyle ilgili araştırma yapmaya da söz verdi. İşe yarar birşeyler bulursa bana haber verecekti. İşte o zaman belki yeni bir ziyaret bahis konusu olabilirdi.
Ona uygun işler elime düşerse, yani benim tenezzül etmeyeceklerim, ona yönlendirecektim. Bu konuda da anlaştık.
Vedalaşırken öpmek istedi. Ne sevdiğini artık bildiğim için eziyet olsun diye müsaade etmedim. Bir tokat daha atıp atmamayı bile aklımdan geçirdim. Sonunda dizimi göğsüne yaslayıp çenesini kavradım. Sıkıca tutup havaya kaldırdım. Tekrar nefesi kesildi.
Gözlerimi gözlerinin içine diktim. Bekliyordu. Ne beklediğini o da ben de bilmiyorduk.
Sert bir hareketle çenesini bıraktım. Kafası hafifçe yana savruldu.
"Lütfen tekrar gel," diye arkamdan seslendi. "Yoksa benim de yapabileceklerim var."

11.

Tekerlekli sandalyeye mahkûm Kemal'in ne kadar garip zevkleri, bunlardan dolayı ağır suçluluk duyguları, saldırgan tavırları, dine körü körüne bağlılığı olursa olsun katil olacak hali yoktu.
Kemal'in evinden ayrılırken hava kararmıştı. Uzun ve dolu bir gün yaşamaktaydım. Eve vardığımda telesekreterim mesaj doluydu.
İlk mesaj Ayla'dandı. Sesimi duymak için aradığını söylüyordu. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle de kapatıyordu. Sesinde, çocukluğumuzdan kalma, ne zaman benimle konuşsa ortaya çıkan o hırçın ifade vardı. Bunca yıldan sonra hâlâ kıskanıyor olması saçmaydı. Hem zaten neyi kıskanıyordu ki? Selçuk onu tercih etmiş ve evlenmişti. Daha ne olsun istiyordu?
Peşinden Hasan aramıştı. Heyecanlı konuşuyordu. Bana bomba gibi haberleri olduğunu, kendisini hemen aramamı istiyordu.
Sırada Ponpon vardı. Paniklemiş bir sesle konuşmuştu. Hasan’ın onu aradığını, benim neler karıştırdığımı anlamadığını söylüyordu. Ben de bu mesajdan bir şey anlamamıştım.
Ponpon, bizim kızlar arasında en kafa dengim olandır. Kültürlüdür, esprilidir. Kendimi bildim bileli büyük otellerden birinde drag-şov yapar. Ekstrası boldur. Doğum günleri, özel partiler, hatta sünnet düğünlerine bile gider.
"Ne yapayım hayatım," derdi. "Erkekliğe geçerken oğullarını sünnet ettirip hemen o gece benimle tanıştırmak istiyorlarsa, ben ne yapabilirim. Vatan, millet sağ olsun."
Genelde aşırı neşeli ve biraz da vurdumduymaz olduğundan, sesindeki panik alışık olmadığım bir durumdu.
Her evden uzaklaştığımda aramayı marifet bilen Ali de aramıştı. Frechen Gmbh adlı bir Alman şirketinden aldığı teklifle ilgili konuşmak istediğini söylüyordu. Ne kadar geç olursa olsun aramamı istiyordu. Sesi, işin içinde iyi para olduğunu belli ediyordu. Ali böyledir, cebine para gireceğini anladığı zaman sesine farklı bir güven gelir.
Yani, Ayla hariç herkes kendilerini aramamı istemişti.
Önceliği Ponpon'a verdim.
"Nerelerdesin ayol!" diye azarlayarak başladı.
"Hayrola?"
"Ne olsun şekerim, senin Hasan aradı kafamı karıştırdı. Zaten üç kuruşluk aklım var, serseme döndüm."
"Nedir?"
"Bir sapık varmış ya da bir çete. Tehlikeli bir şey işte. Bizim kızları öldürüyorlarmış. Sen ortaya çıkarmışsın. Ama kim olduklarını bilmiyormuşsun."
Hasan iyi yazmıştı yine. Haklı olabilirdi, ama doğrusu henüz bu kadar yol katedip, böyle bir kurgulama yapmamıştım. Eğer kendisi arada başka şeyler öğrenmediyse, ki arayıp bomba gibi haberler vaat etmişti, bütün bunları nereden çıkarttığını merak ettim.
"Bilmiyorum," dedim. "Kesin bir şey yok. Sadece şüphelerim var."
"Hasan öyle demedi ama!"
"Daha Hasanla görüşmedim. Belki başka şeyler öğrenmiştir. Ama inan ki bilmiyorum," dedim. "Peki, sen neden panik oldun?"
"Ayol benim adım da Zekeriya!"
"Yani?"
"Ne yanisi? Zekeriya da peygamber adı. Eğer Hasan’ın dediği gibi manyak katil peygamber isimlerini izliyorsa, ben de sıradayım demektir."
Ponpon'a, tanıdığımdan beri yıllardır sadece Ponpon denir. Gerçek bir adının varlığını dahi unutmuştum.
"Korktum şekerim! Bu Hasan gözümü korkuttu. Şimdi otele tek başına gidemeyeceğim. Birisini bulurum. Sorun değil ama gece de evde yalnız kalamam artık!"
"Abartma Ponpon'cuğum."
"Abartmıyorum ayol. Koyun can derdinde. Anlaşana. Korktum bir kere. Öldürsen yalnız kalamam!"
"Tamam, bana gel istersen," dedim.
"O zaman hemen geleyim. Otele senden gider gelirim. Bir kere huzursuz oldum. Oturamıyorum."
"Olur," dedim. "Elbette. Bekliyorum."
Telefonu kapatınca hemen Hasan'ı aradım. Telefonu yine meşguldü. Haliyle bu kadar çok havadise ulaşması ve yayması için sürekli konuşması gerekiyordu. Benden aldığı maaş telefon parasına yetmiyor olmalıydı. Ama bahşiş iyidir.
Ali'yi daha sonra aramaya karar verdim. Uzun konuşacağı kesindi. Şimdi iş konuşmak niyetim yoktu. Hele de bir Alman firması bahis konusu ise hiç yoktu. Almanların pornolarını sevmem. Tam bir zevksizlik örneğidirler. Eğrisi, doğrusu, ıslağı, kurusu her cins porno yaptılar, ama hepsi insanları seksten soğutmaya yönelik. Pornolarında bir tane güzel kadın, yakışıklı adam, düzgün oğlan yoktur. Bir de oyuncuların ayak tabanları genellikle pislikten karadır. Yani işte beter bir şeydirler.
Hasan'ı tekrar yokladım. Hâlâ meşguldü.
Kapı çaldı. Gelen, iki sokak yukarıdan gelen Ponpon'du. Belli ki telefonu kapatıp arabaya atlamıştı. Elinde askılı, koca bir elbise çantası vardı.
"Ayol yardım etsene," dedi. "Daha iki çantam var!"
Herhalde bana taşınmayı düşünüyordu. Çanta diye adlandırdıkları resmen birer bavuldu. Bu kadar kısa zamanda hepsini birden hazırlamış olamazdı. Demek ki bana gelmeyi önceden kafasına koymuş, bavullarını bile hazırlamıştı.
Sahne makyajını yapmıştı. Başına da peruk altı olarak, düğümü tepesinde, eski bir külotlu çorap takmıştı. Şovu sırasında birkaç kere kostüm, haliyle da peruk değiştirdiği için bu büyük kolaylıktı.
Misafir odama yerleşti. Kendisini izliyordum.
"Ne var ayol? Ne bakıyorsun öyle? Makyajımda gariplik mi var?"
"Yooo…" dedim. "Öylesine bakıyordum. Dalmışım."
Bana inanmadığı için boy aynasının karşısına koştu, spotların altında kendini inceledi. Elleriyle tüm bedenini sıvazladı. Poz verdi. Tek kaşını kaldırıp indirdi, avurtlarını içeri çekti. Yani yapılması gereken her şeyi yaptı. İkna olmadı.
"Biraz fazla mı olmuş?"
İşaret ettiği yer gözlerindeki fardı. Bana kalsa her zaman fazla makyaj yapardı, ama bu da onun tarzıydı. Sahneye çıkacağı düşünülürse o kadar da fazla sayılmazdı.
"Yok canım," dedim. "Gayet iyi."
"İyi öyleyse. Benim çıkmam lazım. Önce bir ekstram var."
"Peki," dedim.
"Dönünce nereye geleyim? Eve mi, kulübe mi?" diye sordu.
"Nereye istersen," dedim. "Al işte bunlar yedek anahtarlar. Ben kulüpte olurum."
"Ne gamsız ve rahat şeysin ayol!"
Havaya bir çift öpücük gönderip minik ve hızlı adımlarla çıktı.
Hasan'ı yeniden aradım. Ve bu seferinde buldum.
"Nerelerdesin," dedi. "Sana müthiş haberlerim var!"
"Ben buradayım ama senin telefonun sürekli meşgul," dedim.
"Haberlerim müthiş," dedi.
"Onu anladım. Haydi başla o zaman anlatmaya."
"İnanmayacaksın diye korkuyorum."
"Hasan, uzatma. Zaten herkesi inandırmışsın. Ponpon paniklemiş. Bana taşındı."
"Tabii. Haklı," dedi. "Onun da adı Zekeriya'ymış. Ne komik isim değil mi? Kullanan kalmadı zannederdim. Meğer varmış. Hem de kimde?"
"Hasan, rica ederim konuya gel."
"Dinle," dedi. "Teorin doğru galiba. Peygamber adlı kızlara birşeyler oluyor. Son zamanlarda üç kişi daha var. Adları Musa, Yunus ve sıkı dur, Muhammet!"
"Muhammet mi?"
"Evet, İranlı."
"Biz neden duymadık?" diye araya girdim.
"Duyamazdık. Gözden uzaktaydılar. Muhammet Van'da çalışıyormuş. İran'dan kaçıp bize sığman travestilerdenmiş. Bunlara rejim mağduru diyorlarmış. Oralarda bayağı revaçtaymış. Sonra tahmin et ne olmuş?"
"Tahmin edemeyeceğim, sen anlatmana bak."
"Ama sen de hiç anlatma zevki bırakmıyorsun."
"Zevk bunun neresinde canım? Öldürülmüş bir İranlı kızdan bahsediyorsun."
"Haklısın, zevzeklik oldu."
Zevzektir, ama anlayışlıdır. Sesi şımarık tonundan normale döndü.
"Neyse," diye devam etti "Bir süre önce ortadan kaybolmuş. Arkadaşları, yani yalnız değilmiş anlayacağın, polise gitmişler. Bir şey çıkmamış. Ama sonra birden dağlarda bir mağarada cesedi bulunmuş. Çobanlar bulmuş. Ceset tanınmayacak haldeymiş. Herhalde vahşi hayvanlar, kurt, çakal falan parçaladı demişler. Fazla ayrıntılı bir araştırma soruşturma olmamış. Soru şu: Dağda işi neydi? Anlattıkları kadarıyla pek nazlı, nazenin bir şeymiş. Ne işi vardı o zaman dağdaki mağarada?"
Nefesim daraldı. Böyle olaylar bende üzülmekten öte duygular yaratır, içim katılıyor sanırım.
"Orada mısın?" dedi.
"Evet," dedim. "Kusura bakma, fena oldum."
"İstersen sonrasını kulüpte anlatayım," dedi.
"Kısaca özetlesen iyi olur," dedim. "Ayrıntıları sonra anlatırsan daha iyi olur."
"Olur," dedi. "Musa, Antalyalı. Hep orada yaşamış. Adını bile değiştirmemiş. Ve inanılmaz bir ayrıntı daha: kekemeymiş!"
Musa peygamberin konuşma zorluğu olduğunu, bu nedenle kardeşi Harun'un onun sözcülüğünü yaptığını hatırladım.
"Bu kadarı da fazla," dedim.
"Bitmedi!" dedi Hasan "Galiba ilk ölen o olmuş. Bir sene kadar oluyormuş."
"Peki Musa nasıl ölmüş?" diye sordum.
"Kış günü, boş bir yayla evinde. Nedenini öğrenemedim," dedi.
"Bir de Yunus demiştin…"
"Ha evet, az daha onu unutuyordum," dedi. "TEM kızlarındanmış. Yaz başında kaybolmuş. Takma adı Funda'ymış."
"Ve denizde cesedi mi bulunmuş? Hazreti Yunus'u balık yuttu," dedim.
"Onu bilmiyoruz. Henüz kayıp. Bir haber çıkmamış," dedi.
"Bu kadar yeter," dedim.
"Tamam, geldiğinde kulüpte konuşuruz," dedi. "Ne zaman geleceksin?"
"Geç kalmam."
Seri halde cinayetler işleyen bir katille karşı karşıya mıydık? Bir manyak, sistematik bir şekilde erkeklik adları peygamberle aynı olan travestileri öldürüyordu.

12.

Kulübe girdiğimde, ortalıkta yeterince gergin bir hava vardı. Hasan’ın katkısı aşikârdı. Boş oturmamış, gelene gidene öğrendiklerini anlatmıştı. Boş gecelerde hep olduğu gibi kızların yapacak fazla işi yoktu. Yani sohbet için uygun ortam vardı. Hasan’ın gündüz telefonla ulaşamadıkları, kulüpte ayrıntıları öğrenmiş ve panik havasını körüklemişlerdi.
Osman, durumu körükleyen gergin bir müzik çalıyordu. Biteviye aynı minimal melodi tekrar ediyordu. Gergin olmayanı bile germeye uygundu.
Işıklar her zamankinden fazla açıktı. Kulübün genel loş ve hoş havası bozulmuştu. Çıplak aydınlık rahatsız ediciydi.
Şükrü, barda üzgün bir haldeydi. Uzun zamandır görmeye alışık olmadığım şekilde taburesinde oturuyordu. Genelde pire gibidir. En fazla tezgâha abanır. Oturması ciddi bir çöküntü göstergesiydi. Virgin Mary'm tabii ki hazır değildi. Bu gecelik sorun yapmamaya karar verdim.
"Ay nihayet," diyen Sırma beni kapıda karşıladı. "Abla biraz konuşmaya ihtiyacımız var."
Benden küçüklerin, çok küçüklerin bile bana abla demesinden hoşlanmam. Kaldı ki Sırma benden büyüktür. Lakin ortam gergindi. Üzerinde durmadım. Değmezdi.
"Bu sapık katil işi çok fena," dedi tombul Müjde.
Cümle sonunu âdeti olduğu üzere yayıp uzatmıştı.
Hasan, duruma farklı bir açıdan yaklaşarak "daha müşteri yok," dedi.
Kızlar seslerini inceltmeyi bırakmış, en bariton sesleriyle konuşuyorlardı. Girmemle oluşan sessizlik hemen bozulmuş, aralarında uğultu halinde konuşmalar başlamıştı.
"Ne oluyor?" dedim. "Ne istiyorsunuz?"
"Bilmiyoruz," dedi Neslihan. "Ama bu kafayla çalışmak zor."
"Sahiden böyle bir sapık var mı?" diye sordu Elvan. "Ben inanmıyorum."
Her zaman biraz zekâ sorunludur. Arada AİDS’e bile inanmadığını söyler. Sanki bu bir inanç meseleymiş gibi. Neyse ki ite kaka, sevişirken korunması gerektiğini öğrettik.
"Kulübü bu gecelik tatil etsek ve biraz konuşsak diyoruz," diye Çişe arkadan seslendi. "Zaten daha müşteri de yok."
Çise'yi duyunca Ataköy'de ölen Deniz hikâyesini soracağımı hatırladım. Ama bu gergin ortamda yapılacak ilk iş değildi.
"Kapıya uygun birşeyler yazarız," diye atladı Pamir.
Anlaşılan, her şeyi ben gelmeden evvel konuşmuş ve ayarlamışlardı.
Genel bir isyan havası vardı. Kızlar niyetli değilse iş yapma imkânı zaten yoktu. Bir gece çalışmazsa kulüp nasıl olsa batmazdı. En fazla çocuklara mesailerini öderdim. Ama Hasan'a sahiden kızmıştım. Ortalıkta panik havası yaratmıştı. Yani bu durumun sorumlusu, bir yerde oydu. Bunun hesabını sonra sorardım. O da, herhalde verirdi.
Söylediklerinin hepsini kabul ettim. Cüneyt kapıya asmak üzere özenerek 'Bu gece kapalıyız. Özür dileriz' yazılı bir kâğıt hazırladı. Altına da 'müdüriyet' diye ilave etti.
Işıklar iyice açıldı. Kızlardan biri Osman'ı azarladı ve gerginliği coşturan minimal müzik tamamen sustu. Pistin etrafında toplandılar. Ben ortada kaldım. Hasan hemen yanıma geldi. Kambersiz düğün olmazdı! Ben tam ortada kalır, sahneye çıkarım da Hasan çıkmaz mıydı. İşleri asıl karıştıran kendisi olduğu için, öncelikle onun konuşması lazımdı.
Kimse iki cümleyi peşpeşe söyleyemeden, toplu halde epey bir konuştuk. Kızların hepsi farklı şeyler biliyorlardı. Biri maktullerden birini, diğeri bir başkasını bir şekilde tanıyordu. Tanımasa bile duymuşlardı. Erkeklik isimleri aramızda popüler olmadığı, hatta hakaret etmek amacı dışında hiç kullanılmadığı için şimdiye kadar aralarında bir bağlantı kurulmamıştı.
"Bakın," dedim. "Bunlar o kadar da nadir isimler değil. Kullanılan, bildik isimler. Hepsi bir tesadüf olabilir."
"Yapma ayol," dedi Pamir. "Peki ya ölme şekillerine ne diyeceksin?"
"Bilmiyorum," dedim. "Ben sadece tansiyonu azaltmaya çalışıyorum."
"Onu anladık," dedi Çişe. "Ama birşeyler yapmalıyız. Yapabilmeliyiz."
Tüm didişmelerine rağmen kızlar genelde dayanışmayı iyi becerir. Hele de saldırgan müşteri, tutucu mahalleli, polis gibi içimizden olmayan bir tehdide karşı hemen birlik kuruverirler. Çişe gibi elebaşları vardır. Doğasında liderlik olan, ama kendi standartlarında hanım hanımcık yaşamayı seçenler vardır.
"Çişe, şekerim," dedim. "O zaman başla şu Deniz hikâyesini anlatmaya."
Bildiklerimizi bir araya getirdik. Kızların ilaveleri ile bazı ayrıntılar tamamlandı. Ortaya çıkanlar bir yandan pek çok şeyi çağrıştırıyor, diğer yandan ise alâkasız duruyordu.
Bilebildiğimiz ilk vaka Antalya'dan Musa'ydı. On ay kadar önce ölmüştü. Kış başlangıcında, yani herkes terk ettiğinde, sadece yazları kullanılan bir yayla evinde cesedi bulunmuştu. Antalya civarındaki yayla evlerine ev demek yanlış olurdu. Bunlar direkler üstüne oturtulmuş, ahşap kulübelerdi. Ölüm nedeni hakkında bilgimiz yoktu. Yaşlı değildi. Ama yaşını bilen yoktu. Kızlar arasında öyle makbul bir ünü yoktu. Herkesin bildikleri üçüncü, dördüncü ağızdan duyma hikâyelerdi. Yani çoğu rivayete dayanıyordu.
Bizim kurabildiğimiz tek bağlantı, adının Musa oluşu ve aynen Musa peygamber gibi kekeme olmasıydı.
Daha sonra Funda, yani Yunus kaybolmuştu. Kızlar arasında uzaktan tanıyanlar vardı. Güzel yüzlü ama korkunç derecede cahil olduğu, bu nedenle TEM hariç hiçbir yerde tutunamadığı biliniyordu. Her anlamıyla yalnız yaşayan bir kızdı.
Bu olayda kurabildiğimiz bağlantı ise yine sadece isimdi. Üstelik Funda'nın öldüğüne dair bir kanıt yoktu. Sadece ortadan kaybolmuştu. Başka bir şehre taşınmış, birinin kapatması olmuş ya da aklına esen herhangi bir başka şeyi yapmış olabilirdi. Eğer yalnızlık canına tak dediyse, travestilikten vazgeçmiş ya da canına kıymış olabilirdi.
Yunus peygamberle adı dışında bir ilişki kuramadık. Kitabı Mukaddes'e göre Yunus'u kocaman bir balık yutar, Yunus balığın karnında yıllarca yaşardı.
Musa'nın ölümü ile Funda-Yunus'un kayboluşu arasında ilişki kurmak gerçekten de zordu. Biri Antalya'da diğeri İstanbul’daydı. İki olayın arası yaklaşık altı ay kadardı.
Sonrasında Deniz'in, yani Salih'in Ataköy'de asansör boşluğuna düşüp ölmesi vardı. İlla şüphelenmek gerekiyorsa birşeyler bulunurdu ama Deniz genelde dikkatsiz ve dalgın olarak tanınıyordu. Bu bağlantıyı aklımıza Cihad2000 sokmuştu. Nereden bildiği meçhuldü. Ama bildiği o kadar çok şey arasında bunun da bulunması garip değildi.
Birisi itmiş, yahut öldürdükten sonra asansör boşluğuna atmış olabilirdi ama bildiğimiz kadarıyla bu ölüme de cinayet demek zordu.
Peygamber adları arasından Salih kimsenin ilk aklına gelenlerden değildi. O nedenle ilişkilendirmek biraz yapay kaçıyordu. Cihad2000 'depremden kurtulamayan Salih' demişti. Kuran'da geçen haliyle Salih'in halkına Tanrı'ya inançlarını sınamak için deprem ve fırtına musallat oluyordu. Salih ve inananlar kurtulurken, inanmayanlar evleri olan mağaralarda ölüyorlardı.
Deniz-Salih evinde ölmemişti. Ölüm nedeni kaza olarak biliniyordu. Bir ihtimal hakkında araştırma da yapılmamıştı. Yani yine sadece isim benzerliğine dayanıyorduk.
İşler ondan sonra hızlanıyordu.
İki hafta kadar önce İranlı travesti Muhammet, kaçıp gelerek sığındığı Van'da kaybolmuş, sonra da cesedi dağda bir mağarada bulunmuştu. Vahşi hayvanlarca parçalanmış ceset zor tanınmıştı. Soru şuydu: Nasıl ölmüştü? Her ne işi vardıysa mağarada kalmış, uyumuş ya da bir nedenle ölmüş olabilirdi. Kurtların saldırısında, korkudan ölmüş ya da kurtlar tarafında öldürülmüş olabilirdi. Manyak katil tarafından öldürülüp mağaraya bırakılmış, cesedi orada hayvanlarca parçalanmış olabilirdi. Kızların en ürktükleri, bunun için de en beğendikleri versiyon buydu.
Genç, esmer ve sürmeli gözlü olması haricinde hakkında fazla bilgi yoktu, isim konusu aşikârdı.
Ve Ceren, yani İbrahim, nedeni bilinmeyen bir yangında, yanarak ölmüştü.
Ve Gül, yani Yusuf, daha önceden bilmediği, görmediği bir semtte, kullanılmayan bir sarnıçta boğulmuştu.
Her biri cinayet olabileceği gibi, kaza ya da ecel olabilirdi. Seri cinayetler işleyen katili işaret eden fazla bir verimiz yoktu.
Ortak noktalar elbette vardı. Öncelikle isimler, sonra da hepsinin genç, hatta hepsinin yirmibeş yaş altı olması dikkat çekiciydi.
Her ne kadar Hasan ateşe körükle gidip pek sevdiği sapık katile çekelese de, durumu vahim göstermemeye çalışarak kızları sakinleştirmeye çalışıyordum. Az çok başarılı da olmuştum.
Biz bütün bunları toplarken kapı yumruklanmaya başladı. Cüneyt gidip baktı. Ponpon, programlarını bitirip gelmişti. Üstünde hâlâ sahne kostümü vardı. Son numarası olan Muazzez Ersoy taklidi için giydiği uçuk mavi demode ötesi tuvaletleydi. Peruğu bile tam aynısıydı. Yani hanımefendi sanatçının daha boylu ve yapılı bir versiyonu olarak gelmişti.
Yüzünden düşen bin parçaydı. Kulübe sık gelmese de kızların hepsini tanırdı. Halinin nedeni sorulduğunda en dramatik pozuyla konuşmaya başladı.
"Vallahi korkuyorum."
Korkusunu belirten hareket eliyle topuz peruğunun ensesini okşamaktı. Gözleriyle Hasan'ı aradı, bulunca işaret parmağını ona doğrulttu.
"İşte hep bunun yüzünden."
Kızlar zoraki gülüştüler. Zoraki de olsa bir gülüşme, gerilimin azaldığını gösteriyordu.
"Ben bile unutmuştum, ama bilen bilir, adım Zekeriya. Bu zevzek şey…"
Yine parmağını sallayarak Hasan'ı işaret ediyordu.
"Biri peygamber adlı travestileri öldürüyormuş diyince önce inanmadım; sonra bir düşündüm, haklı olabilirdi. Can derdi tabii. Korktum."
Pamir hemen araya girdi.
"Korkmana gerek kalmadı Ponpon. Şimdiye kadar ölenlerin hepsi genç. Yani senin için tehlike yok sayılır!"
Bu, resmen kavgaya çanak tutmak anlamına gelebilirdi. Allah'tan Ponpon espri, şaka kaldıran biridir. Gevrek bir kahkaha attı. Bu plastik kahkahalarını bilirim, düşünme süresi olarak kullanırdı. Mutlaka altından bir şey çıkardı. Bugüne kadar Ponpon'un bir lafın altında kaldığı görülmüş şey değildi.
"İyi o zaman," dedi. "Demek ben paçayı sıyırdım."
Sonra Pamir'e biraz yaklaştı.
"Peki sen ne yapacaksın bakalım Yahya Bey?" dedi.
Pamir'in adının Yahya olduğunu unutmuştum bile. Erkeklik adıyla anılması Pamir'i dondurdu.
"Ne olmuş," dedi.
"Bilmiyorsan hatırlatayım: Hazreti Yahya, yani vaftizci Yahya. Hani kafası kesilen."
Ponpon kafanın kesildiğini eliyle de gösterdi. Eli boynunu işaret ederken gözlerini kaydırıp dilini de dışarı sarkıttı.
Pamir yeterince etkilenmişti.
"Üstelik yaşın da tutar gibi," diye ilave eden Ponpon, sonra gruba döndü. "Hani Salome diye dansçı bir kız vardır, ödül olarak Yahya'nın kellesini ister. Hatırladınız değil mi?"
Geceyi uzatmanın, dağılan gerilimi yeniden yaratmanın gereği yoktu. Herkesi evine yolladım. İsteyen elbette başka yerde kısmetini arar, hatta bulurdu da.
Ponponla eve döndük.

13.

Saatler gece yarısını geçmiş olmakla beraber, eve dönüşümüz benim için erken; Ponpon için ise, iki işe birden gitmiş ve yaklaşık birer saat sahnede kalıp yorulmuş olduğu için geçti.
Sanki korkularının tamamı yorgunluğunun altında sönüp kaybolmuş, benim yanımda olması ona güven ve rahatlık vermişti. Tüylerimi diken diken eden Sezen Aksu'nun Yanarım' şarkısına kendi uydurduğu, 'Yalarım' nakaratlı porno sözlerle makyajını temizledi. İkimizin de sinirleri biraz laçkaydı. Böylesine karanlık ve umutsuz bir şarkıdan yaptığı bu davetkâr parçaya olur olmaz gülüp eşlik bile ettim.
İşi bitince "Şeker ben yatıyorum," dedi ve kayboldu.
Uykum yoktu. Olsa da bu kafayla yatmanın anlamı yoktu. Düşüncelerim bana rahat vermezdi. Yapmaya niyetlendiğim şeyleri aklımdan geçirdim: A- Internete bağlanmak; B- Deniz'in öldüğü Ataköy bloklarına gidip bir inceleme yapmak; C- Cengiz'i arayıp koynuna girmek; D- Cihad2000'i bulup diğer ölümlerle ilgili bildiklerini öğrenmek.
Ponpon, misafir odasından seslendi:
"Ay haydi artık ışığı söndür, uyuyamıyorum ayol!"
Işığı söndürmek yerine koridorun kapısını kapattım. Ponpon'un ışıktan ve sesten uyuyamaması şıkları elememe yardımcı oldu. Evde kalacağıma Ataköy'e gitmeye karar verdim. Canım çok isterse, dönüşte Cengiz'e de uğrayabilirdim.
Siyah latex pantolon ile siyah kazağımı giydim. Gece işi için gizemli bir kılık iyi olurdu. Hem zaten filmlerde bütün böyle işlere kalkışanlar da böyle giyinirdi. Taksi durağını arayıp Hüseyin'i çağırdım. Bari oğlan para kazansındı. Üstelik böyle şeylere de bulaşmaya heveslidir, severdi.
Ben pabuçlarımı bağlarken kapıya geldi. Yüzünde mahcup bir ifadeyle içeri çağrılmayı bekliyordu.
"Merhaba," dedi.
"Ataköy'e gideceğiz," dedim hınzırca.
Yüzü değişti. Neye niyet neye kısmet dedikleri durumdaydı. Kapıyı çektim, ben önde, o arkada merdivenleri indik. Latexin bacaklarımı ve kalçamı ikinci bir ten gibi sardığını biliyorum. Göz banyosuna müsaade ettim.
"Hayırdır," dedi. "Bu saatte, evde?"
"Kulüp bu gece tatil," dedim.
"Birine mi gidiyorsun?"
Bunu sorarken sesi güvensizlikten titriyordu.
"Hayır," dedim. "Yolda anlatırım."
Sahil yolunu aşıp 9. kısma varana kadar sadece Deniz'in ölümüyle ilgili, bilmesi gerekenleri öğrenmişti. Arayarak çok katlılar arasından A-18, B Blok'u bulduk. Her binada A ve B olmak üzere iki blok, her blokta da ikişer asansör vardı. Gecenin bu saatinde çoğu dairede ışıklar sönmüş, oturanlar uykuya dalmıştı bile. Buraya gelip, bu saatte ne bulmayı aradığımı tekrar bir düşündüm: Komşularla konuşmak! Kapıcının ağzından laf almak…
Bunları yapamazdım. Kapının iki yanında sıralı onlarca zilin etiketlerini okumaya başladım.
Hüseyin "Ne arıyoruz?" diye sordu.
"Bilmiyorum," dedim.
Sahiden de bilmiyordum. İçgüdüsel bir şey beni buraya itelemişti. Ne olduğunu, nasıl olacağını bilmiyordum.
"Hayret bir şeysin!" dedi.
Ben sağ taraftaki zilleri okurken, o da diğer taraftakileri yüksek sesle okumaya başladı. Kafamı karıştırmaktan başka işe yaramıyordu.
İsimlerin çoğu bir şekilde tanıdık geliyordu. Önünde sonunda her biri Türkçe kelimelerdi. Tanıdık gelmeleri doğaldı. Otoparka giren bir arabanın farları bizi aydınlattı. Öyle suçlular gibi dönüp park etmeye çalışan arabayı izledim. Üstüme vuran farlar, sorguda polis spotu gibiydi. Bir ellerimi kaldırmadığım eksikti.
Şimdi kimi arıyorsunuz deseler hangi yalanı uyduracaktım? Zillerdeki isimlerden birini söylesem ve onların adı çıksa rezil olmaz mıydım? Üstüne üstlük, üstümde bu kapkara hırsız kıyafetiyle hiç de güven yaratmadığımdan emindim. Birşeyler yapmalıydım. Ama ne?
Hüseyin'i yakaladığım gibi farın altında çektim ve yumulup öpmeye başladım. Çocuğun sonra neler düşüneceği, benim de nasıl baş edeceğim sonranın konusuydu. Kapı önünde sevişmeye başlamış azgın çiftler gibi davranırsak, gelenler utanıp bir şey sormadan geçip gidebilirlerdi.
Tek gözüm ışıkları sönmüş arabada, kulağım kapanacak kapı ve ayak seslerinde Hüseyin'i öpüyordum. Neye uğradığını önce anlamamışsa da, hemen havaya girmişti. Kıçımı kavrayan elini alıp belime koydum.
Gelenler, bebekli bir çiftti. Arabadan inmeleri vakit aldı. Bebeklerini uyandırmamaya çalışıyor, sözüm ona fısıltıyla konuşuyorlardı. Hepsini dinledim. Bedenimi teslim etmiş olsam bile aklım zinhar Hüseyin'de değildi.
Yanımıza bile yaklaşmadan A Blok'a girdiler. Derhal Hüseyin'i ittirdim.
"Bu kadar!" dedim.
"Ben de tam sana bir soğukluk gelmiş diyecektim."
"Kamuflaj içindi," dedim.
"Anladım," diye kafasını salladı.
Zillere bakmaya devam ettim. İçgüdülerim beni çocuklu çifte yakalanmak ve Hüseyin'in koynuna atmak konusunda yöneltiyor olamazdı. Hüseyin, kaldığı yerden, bu kez daha alçak sesle okumayı sürdürüyordu. Telefon rehberi okumak kadar eğlenceli bir iş yapıyorduk.
"Kızıl yıldız," dedi. "Amma da garip insanlar var. Adam gibi adlarını yazacaklarına kızıl yıldız çizmişler."
"Belki eski komünistlerdendir," dedim.
Homurdanmaya devam ederek okumasını sürdürdü. Yanma gidip baktım. Evet, kırmızı gazlı kalemle çizilmiş, ama zamanla rengi solup kızıllaşmış bir yıldız resmi vardı.
Yaklaşmamı fırsat bilen Hüseyin bana sarılıverdi.
"Galiba gelenler var," dedi.
Gelen giden yoktu. Silkinip sıyrıldım. Israr ederse uçarak çalıların araşma pike yapacaktı. Etmedi.
Birden aklıma geldi: Adem Yıldız, adamstar, starman, adam, kızıl yıldız!.. Evet işte aradığım belki de buydu. Gözlerim parladı, içimi bir heyecan kapladı. Zaten adamdan hiç hazzetmemiştim. Belliydi birşeyler olduğu. Hem ayrıca Ahmet Kuyu'nun yanında olması da beni uyandırmalıydı. Ahmet Kuyu, sadistliği cümle alemce bilinen biriydi. Hasan’ın dediği gibi, yeni dizisine Yıldız kurabiye böreklerinin sponsorluk etmesinden başka ilişkileri de olabilirdi. Ahmet Kuyu sadistse, Adem Yıldız da pekâlâ manyak katil olabilirdi. Bozacı şıracı ilişkisiydi.
Öldürmek için hangi güdüyle hareket ettiğini bilemezdim. Ama normal olmadığı kesindi.
Merdivenlere çöktüm ve düşüncelerimi sıraya koymaya çalıştım: Böylesine zengin biri, yani bu kadar göz önünde bir isim neden cinayet işlerdi? Var sayalım ki işledi, ben bunları nasıl ortaya çıkartırdım? İspatı neredeydi? İçgüdülerim böyle diyor demek kimseye yetmezdi. Şimdiye kadar ne elde etmiştim? Aslında hiç! Zilinde kızıl yıldız olan daire, Adem Yıldız'ın olabilirdi, olmaya da bilirdi. Bunu öğrenmek çok kolaydı. Ama onun ise bile bu neyi ispat ederdi?
Cinayetler, ya da ölümler, birbirinden uzak yerlerde olmuştu. Adem Yıldız o tarihlerde oralardaydı ise, çok şey ifade ederdi, ama hiçbir şeyi de ispatlamazdı.
Hem böyle adamların çevresinde, kendilerini feda edecek birileri mutlaka olurdu. İşler karışınca kendilerini ortaya atıp 'hepsini ben yaptım' diyecek biri çıkardı.
Eğer doğru bir iz üzerindeysem, somut delillere ihtiyacım vardı. Adem Yıldız'ı neyle ve nasıl suçlayacağım belli değildi.

Devamı

Page tags: abuzer
page_revision: 2, last_edited: 1182625764|%e %b %Y, %H:%M %Z (%O ago)
CopyLeft | ayraç